Okurun Gözünden: Kaplumbağa Terbiyecisi, Emre Caner

Osman Hamdi Bey’in aslında kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu.

İyi kaleme alınmış tarihi romanları okumayı seviyorum. İyiden kastım tarihi gerçekleri etkileyici kurgu oluşturmak adına çarpıtmayan, bununla birlikte duyguları da içine katabilen romanlar. Emre Caner‘in Kaplumbağa Terbiyecisi’sini bu kapsamda çok beğendiğimi söylemeliyim. Tarihimizin bir aydınlanma neferi ve değeri Osman Hamdi Bey’i anlatıyor. Kitap keyifle okunan bir biyografi, Osman Hamdi Bey’in 1860 yılında 18 yaşında iken eğitimi için Paris’e gitmesiyle başlıyor ve ölümüne kadar -24 Şubat 1990- hayatını ve aynı zamanda bir dönemi anlatılıyor.

Yazarımız Emre Caner 17-18 yaşında yazın hayatına başlamış. Yıldız Teknik Üniversitesi Eğitim Bilimleri öğrenimi görmesine rağmen hiç bu işi yapmayan Caner, ilk kitabını 20’li yaşlarında sosyoloji üzerine Kutsal Fahişeden Bakire Meryem’e Toprak ve Kadın adıyla çıkarır. O dönem roman yazmayı hiç düşünmemiş. 19 yüzyıl modernite, aydınlanma felsefesine ve Avrupa tarihine ilgi duyan Caner o dönemde üst üste üç roman yazar; Kaplumbağa Terbiyecisi, Mihri Müşfik Hanım’ın İzinde ve Bir Jön Türk’ün Hayatı. Felsefe ve sosyolojiye yönelik ilgisi yapıtlarında çok farklı eserler üretmesine zemin oluşturmaktadır.

 

Yazarı daha yakından tanımak için Yasemin SungurTV’de yayınlanan 200. buluşmada Yazar ile Sohbet – Emre Caner videosunu izlemenizi tavsiye ederim.

Yazım aşamasında kullanılan kaynaklar ve kitabı okurken hayatı ile ilgili yaptığım araştırmalardan söyleyebilirim ki romanın çoğu gerçek olaylardan oluşuyor. Osman Hamdi Bey’i bir ressam ve ünlü eseri olarak da Kaplumbağa Terbiyecisi’ni çoğumuz biliriz. Ama hayatını okuduğumuzda bundan çok çok daha fazlası söz konusu…

O bir Osmanlı aydını. Yaşadığı dönem (Tanzimat’tan üç yıl sonra doğmuş, meşrutiyet döneminde yaşamıştır) düşünüldüğünde eğitim, sanat ve kültürel mirasımız ile ilgili yaptıkları devrim niteliğindedir. Osman Hamdi Bey, babasının isteği ile hukuk eğitimi için gittiği Paris’te gönlünü resim yapmaya kaptırır. Orada kaldığı sürece medeniyetin ne demek olduğunu, kendi ülkesindeki yoksunlukları çok daha iyi anlar. Oradaki yaşantıya, ekonomi ve sanayideki gelişime, sanata verilen değere hayran olur ve neden kendi ülkesinde bunların olmadığına hayıflanır. Osman Hamdi Bey, muhafazakâr köklere sahiptir ama düşünce sistemi Batı’ya yakındır.

Babası Edhem Paşa padişahın önemli adamlarından, saygın ve otoriter biridir. Sözünün üzerine söz söyletmez. Buna rağmen Osman Hamdi resim tutkusunu babasına açar ve eğitimini bunun üzerine sürdürür. Hatta Paris’te âşık olur ve Fransız Maria ile ilk evliliğini yapar.

Ülkesine döndükten sonra ilk görevini Midhat Paşa’nın ekibinde Bağdat’ta Yabancı İşler Müdürlüğü olarak alır. Bu deneyim ona çok şey katar. Bu bölgede yaşadıkları ülkesinin geleceği konusunda karamsarlığı artırır. Bağdat dönüşü yine kendisine uygun görülen görevleri yapar ama resim yapmayı hiç bırakmaz. Henüz farkında olmasa da Müze-i Hümayun’a müdür atanması hayatını tamamıyla değiştirecektir. Bu onun için bir dönüm noktasıdır.

“Bir ülkenin gelişmişliği müzeleriyle ölçüldüğü bilinciyle” var gücüyle çalışmaya başlar. Kısa zaman sonra Osmanlı’nın ilk güzel sanatlar akademisi Sanay-i Nefise Mektebi Aliye’sinin yöneticisi olarak atanır. Artık ondan mutlusu yoktur. Yıllarca hayat ettiği hayatı artık yaşamaya başlamıştır.

“Paris’te öğrenciyken Louvre Müzesi’nde geçirdiği saatleri unutamıyordu. Müzenin sadece eski eserleri ziyaretçilere teşhir eden bir bina anlamına gelmediğini öğrenmişti orada. Hayalindeki müzeyi gezenlerin kendi kökleriyle önyargısız ilişkiler kurmasını ve medeniyetin geçirdiği aşamaları gözlemleyip içinde bulundukları zamanı daha iyi kavramalarını istiyordu.” (s. 182)

Mimar Vallaury ile önce Güzel Sanatlar Akademisi binasını sonrada adım adım büyüterek neredeyse 10 bin m2’lik bir sergileme alanına sahip İstanbul Arkeoloji Müzesini inşa ederler. Güzel sanatlar Akademisine dünyanın en iyi resim, heykel ve mimarlık hocalarını getirtir. Ve okul 3 Mart 1883 günü öğretime başlar.

Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda bölgelerinde arkeolojik kazılar yaparak çok değerli tarihi eserleri gün ışığına çıkarır. Bunlardan en önemlisi İskender Lahiti’dir. Daha da önemlisi Asr-ı Atika Nizamnamesi’nin yani antik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan yasanın çıkarılmasını sağlayarak, o güne kadar yabancı arkeologların elini kolunu sallayarak yurt dışına çıkardıkları kültürel miraslarımızın önüne büyük bir engel koyar.

“Bundan böyle Osmanlı topraklarının üstünde ve altında bulunan bütün tarihi eserler kayıtsız, şartsız devlete ait olacaktır.”

“Osman Hamdi ressam olduğu için güzel sanatlar akademisine müdür olmuştu. Müze müdürü olduğu içinse arkeolog olmak zorunda kaldı. Bu sayede Osmanlı İmparatorluğu tarihinde daha önce hiç yapılmamış yeni bir fetih hareketi başlattı. Coğrafi olarak kuzeye, güneye, doğuya veya batıya doğru değil, tarihsel olarak toprağın derinliklerine uzanan bir fetih olgusuydu bu…” (s. 201)

Osman Hamdi Bey, Batılı anlayışla figürlü resmin ilk temsilcisidir. “İçinde bir şeyleri değiştirme arzusu taşıyan her sanatçı gibi Osman Hamdi de zaman zaman isyanını eserlerine taşıyordu.” (s. 297)

İşte Gezintideki Kadınlar, Rahle Önünde Kız ve Mihrap Batılaşmanın gereği olarak kadınların sosyal rollerindeki köklü değişim ihtiyacını dillendirmektedir.

“Sanat çevreleri çoğunlukla bir oryantalist olarak görüyordu onu. Doğulu bir oryantalist! Aslında oldukça tuhaf bir durumdu bu. Bir tezattı. Çizgilerinin oryantalistlere benzediğini inkâr etmiyordu. Sanatında ustası Gerome’ün etkisi büyüktü ne de olsa. Ama onun resimleri, oryantalistlerde neredeyse görülmeyen simgesel anlatımlarla doluydu. Bir meselesi vardı çünkü. Hem hiçbir oryantalistin yapmadığını yapıyordu. Yeri geldiğinde bir ressam olarak da halkına modernliğin yolunu göstermek için çalışıyordu. Kişiliğinin oluşmasında Batı medeniyetinin etkisi büyüktü. Ama kendisini bir Osmanlı olarak görmekten de asla vazgeçmemişti. Aslında o, iki farklı kökten beslenmiş bir dünya vatandaşıydı.” (s. 299-300)

En ünlü eseri Kaplumbağa Terbiyecisi’nin neyi ifade ettiği sanat çevrelerinde çokça tartışılmıştır eminim. Bu romanda kaplumbağaların ifade ettiği şey, onun mücadele ve sabır dolu hayatını okuduğumda, bana çok anlamlı geldi. Tablo üzerinde hafifçe öne eğilmiş, kamburu açıkça ortaya çıkmış yaşlı bir adamın elinde kaplumbağaların eğitiminde kullanılan bir ney, boynunda gerekirse cezalandırmasında yardımcı bir tahta sopa asılıdır.

“Hem bir baba şefkati vardı adamın yüzünde, hem de gaddar bir öğretmen bakışı. Gözünü kaplumbağalara umutsuzca diktiği de söylenebilir, geleceği umutla beklediği de. Ama ne olursa olsun yaşlı eğiticinin işi zordur. Çünkü o ağırkanlı hayvanların öğrenmeye hevesli olmadıkları apaçık ortadaydı. Kaplumbağaların bazısı ona sırtını dönüp uzaklara gitmeye başlamıştı bile. Başlarında dikilen adamın sabırlı olmaktan başka bir çaresi yoktu. Osman Hamdi yeni tablosunda adeta kendi hayat hikâyesini özetlemişti. Batılılaştırmaya çalıştırdığı muhafazakâr bir toplumda eğitici rolü oynamak gerçekten de iğneyle kuyu kazmaya benziyordu.” (s. 314)

Hiç vazgeçmeden, sabırla ülkesini ileriye taşıyacağına inandığı sanat bilincini geliştirmeye çabalamış olan Osman Hamdi Bey’in aslında kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu. Osman Hamdi hem resim hem de müzecilik konusunda uluslararası bir üne sahip olmuştur. Birçok yabancı ülkeden nişan, madalya almış ve üniversite doktorasına layık görülmüştür. Ancak kendi ülkesinde bu değeri ancak başardığı işlere bakarak kendi kendine ve yakın çevresiyle sınırlı olarak yaşamış olması üzücü.

Okumakla kalın…

Kaplumbağa Terbiyecisi – Osman Hamdi Bey’in Romanı

Emre Caner

Kapı Yayınları

342 sayfa / cep boyutu

Alev Türkkan

Nisan 2019


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerik50’li Yaşlara Uzanırken Geçmişe Bakmak
Sonraki İçerik15 Nisan Haftası Kültür Sanat Ajandası
Alev Türkkan
Hayat seçimlerimizden ibaret… Ben de 2014 yılında 18 yıldır sürdürdüğüm kurumsal iş hayatımı bırakmayı seçtim. Kendimi en iyi hissettiğim yer olan doğanın içinde, bir denizin kenarında en keyifli anlarım olan kitap okumakla geçirmeye başladığım yeni yaşamıma böylece geçmiş oldum. Kendimi bildim bileli içimde taşıdığım öğrenci ruhu beni hiç terk etmedi. Okumaya ve öğrenmeye aşık biri olarak öğrendiklerimi paylaşmanın tadını da çok seviyorum. “Hayata ne verirsek hayat bize onu verir” sözüne inanırım ve bu dünyaya gelme amacımı sıklıkla sorgularken aslında tek isteğimin yaptıklarımdan ve yaşadıklarımdan geriye ufak bir iz bırakarak, değer yaratacak bir şeyler yapmış olmak. Şimdi ilgi alanlarıma daha fazla zaman ayırarak ne kadar mümkün tartışılır ama kendimi tanımaya çalışıyorum. Felsefeye olan merakım bana yardımcı oluyor. Doğa yürüyüşlerinde hem kendimi hem doğayı dinliyorum. Sokak hayvanlarına düşkünüm. Onlarla arkadaşlık etmeye, konuşmaya onlardan daha çok ihtiyaç duyuyor olmama şaşırmıyorum. Çünkü var olmanın temeli “paylaşmak”; bilgiyi paylaşmak, sevgiyi paylaşmak, yemeği paylaşmak, mutluluğu, acıyı paylaşmak… kısaca yaşamı paylaşmak. Okumakla ve paylaşmakla kalalım.