New York… New York…

Hiç aklımda yoktu. Hatta Amerika’nın neyini gezeyim ki, diye düşünürdüm. Taa ki İstanbul’a yerleşene kadar…

İzmir’den İstanbul’a gelmiş bir aile olarak özellikle ben, bu kentin enerjisine hayran oldum. Üretkenliğine, heyecanına, kıvraklığına, el verirsen uzattığı eline… Diğer büyük kentleri merak etmeye, İstanbul’dan sonra New York’un enerjisi nasıldır, diye düşünmeye başladım. Bu hayali kurmak ayrı zaman, gerçekleştirmek ayrı zaman aldı. Uzun lafın kısası 2012 yılının haziran ayını bu kentte geçirmeye başardım ve işte sizinle paylaşıyorum.

Gelmeden önce “Çok kalabalık, insanlar üzerime üzerime gelecek” gibi endişeler vardı algımda. Bunların hepsini bir kaç gün yaşadıktan sonra çöpe attım. Çünkü New York, düzenli, sistematik ve güvenli.

Metro ile ulaşım çok kolay. İlk işiniz kalacağınız süreye göre haftalık ya da aylık olabilir “limitsiz” Metrocard almak olmalı. Bu kartı cebinize atın ve her yere ulaşın. Kartı alırken, harita da isteyin. Haritaya bakarken şu mantığı unutmayın: Avenue’ler dikey ve sağdan sola numaralar büyüyor. Street’ler ise yatay ve aşağıdan yukarı artıyor. Ayrıca, GSM hattınız burada daha pahalıya geliyor olabilir. Ben T-Mobile’den yerel bir hat almayı tercih ettim.

Çok sayıda müze var. Hepsine normal ücretle girerseniz bütçeniz açık verir. Kimisinin ücretsiz günleri var, kimisine girerken ufak bir bağış (mesela 1 USD) yaparak yani “donation” ile gerilerde ayrı bir masaya başvurup, minik rozetinizi yakanıza takarak dolaşabilirsiniz. Metropolitan Müzesi’nde bu şekilde 1 USD ile dolaştım. MoMA, Gugenheim müzelerini de gezmeyi ihmal etmeyin.

Şansınız varsa güzel sergilere denk gelebilirsiniz. Mesela Terracota Warriors sergisi benim için bulunmaz fırsattı. THY uçakta gelirken belgeselini izlemiştim ve eserleri görmek çok güzel oldu.

Broadway şovları için gidip gişeden almanıza gerek yok. Times Square’de TCKT (Tickets) gişesinden günlük indirimli biletleri takip edin. Phantom of The Opera sahne performansı süper bir oyun.

Brooklyn Bridge, gittim ve haz almadım. Daha doğrusu Boğaziçi’ni yaşayan bizler için fazla etkileyici gelmedi. Üstelik köprünün büyük bölümünü sağı solu kapalı şekilde yürüyorsunuz. Keşke bizim boğazımızda da yürüyüş imkânı olsa…

Bu kentteki parklara hayranım. Parklardaki yaşama da. Özellikle Bryant Park’a bayıldım. Sürekli bir etkinlik var ve ücretsiz. İnternet sitelerinde parklardaki etkinlikler duyuruluyor. Washington Square Park da, Central Park da, Battery Park da öyle. Zaten öyle bir şehir ki, yaşayanlar şehrin tamamını neredeyse kullanıyor. Yani imkanlar halka açık, halkın erişebileceği yerde ve yakınlıkta. Tel örgüler, yüksek duvarlar, protokol, resmi geçit gibi halkı ikiye ya da daha fazla parçaya bölen uygulamalar burada yok.

Canınız güzel bir pizza isterse Columbus Avenue’de Rigoletto’ya gidin. 69.streette, istediğiniz çeşit parça ya da bütün pizzayı anında pişiriyorlar. Çok lezzetli. Buradan çıkın yanındaki Magnolia Bakery’e girin ve dayanılmaz şirin bir mekân ve dayanılmaz pastalara merhaba deyin.

Fotoğrafla ilgileniyorsanız ve profesyonel makineniz varsa kesinlikle Citifari’yi öneririm. Üç tane turları var, internetten rezervasyon ve satın alma yapabiliyorsunuz. En önemlisi tek kişi bile olsanız geziyi açıyorlar, hatta böylesi daha iyi oluyor. Ben üçünü de aldım ve yeni teknikler öğrendim. Genellikle ya diyafram ya da enstantane öncelik tercih ederdim. Bu gezilerden sonra manuel çekime alıştım ve pek çok özellik öğrendim. Gece çekimi turunda tripodunuz yoksa kiralama imkanı var, hatta profesyonel makine bile kiralayabilirsiniz. Gece çekiminde çok tatlı bir hanımla tanıştım. Elle, tasarımcı ve fotoğraf ciddi bir hobisi.

Photoshop yerine Lightroom, Viveza gibi programları öğrendim.
International Center of Photograph sergilerini de gezebilirsiniz.
Union Square giderseniz, Barnes & Noble kitapçısının en hoş şubesini orada göreceksiniz. Kitap rafları arasında dolaştıktan sonra kafesinde oturup dinlenebilir, kitap okuyabilir, bir şeyler içebilir yiyebilirsiniz. Öğle yemeğini Whool Foods’dan karton kutulara istediğiniz salatadan açık büfe alıp, kasada tarttırıp ödeyip, parkta ağaçların gölgesinde yiyebilirsiniz.

Eğer, başka bir şehre gidecekseniz ya da konaklama, ulaşım, etkinlik gibi arayışlarınız varsa ve uygun fiyatlı fırsatlar yakalamak istiyorsanız, her zaman Expedia sitesini öneririm.

Güvenli olduğu kadar, gerçekten çok uygun fiyatlı fırsatlar yakalanıyor, ben Charleston’a gitmek için bu siteden yararlandım. Otel ve ulaşım çok uygun oldu.

Bir haftadan fazla kalacaksanız ve vaktinizi eğitimle de değerlendirmek istiyorsanız size birkaç önerim var. Bir haftalık bile dil kursuna gidebilirsiniz. Yarım günü değerlendirmek elinizde. Yes Educaiton kurucusu Sibel, New York’ta yaşayan bir Türk ve size iyi seçenekler sunuyor. Ayrıca, New York Universitesi’nin sertifika ve eğitim programları var. Ben Digital Marketing Stratejisi sertifika programına katıldım ama sertifika almak için tez hazırlamadım. Açıkçası bilgileri almak ve network’e katılmak benim için yeterliydi.

Bir gün mutlaka Noho, Soho, Little İtaly, Chinatown bölgesini gezin. Buralar birbirine zaten çok yakın. Özellikle Noho ve Soho’yu çok sevdim. Dükkanlara bayıldım. Bu bölgelerde el sanatlarına uygun malzeme satan spesifik ve çok şirin dekore edilmiş dükkanlar var. Mesela, ressamlar için en ideal yer Blick Noho’da. İçinde kendinizi kaybedebilirsiniz. Kağıt ürünleriyle haşır neşir olmak istiyorsanız Kate’s Paperie tam size göre. Burada kocaman kağıttan güller vardı, fotoğraflarını çektiğimi gören bir hanım Antropologie mağazasını da önerdi. Kızı orada kağıttan çiçekler yapmış. Soho’da Purl’e ise doyamayacaksınız, renkli kurdelalar, makaralar, ipler, kasnaklar…

Şehri dolaşırken yanınıza bir şişe su alın ve bitince atmayın. Pek çok yerde karşınıza suluklar çıkacak. İster oradan içebilir ya da şişenizi doldurabilirsiniz.

Evlerde çamaşır makinesi yok. Bunun bir sebebi küçük olmaları diğeri de atık kontrolü. Sokaklarda laundromat denen çamaşırhaneler var, ortalama 1.5 USD ile bir sefer çamaşır yıkayıp, 25 cent ile kurutma yapabiliyorsunuz. Artık, fazla titiz davranmayacaksınız. Sizden önce evdeki evcil hayvanının halısını da yıkamış olabilir, bir hastanın çamaşırlarını da…

Zaten New York’ta hijyen duygunuzu bir kenara koyacaksınız. Metroda tuttuğunuz demirlerden elleriniz kokacak. Her türlü insanla yan yana oturacaksınız. Kimisi kahvesini yere koyacak, kimisi yemek torbasını metroda ayaklarının arasına yere bırakacak. Hatta uçakta ceketini yere koyanı gördüm ve sonunda tüm bunlara pes artık dedim.

Fashion Avenue’ye giderseniz sağlı sollu birçok sokakta moda endüstrisinin toptancıları var. Kumaşlar, aksesuarlar, güller, çiçekler, rengârenk…

Macy’s sanırım en eski alışveriş merkezlerinden biri. Sahipleri batan Titanic’te imiş. Giyimden, ev dekorasyona kadar her şeyi bulabilirsiniz.

Daha Bronx’ta Botanical Garden ve Zoo Park, Manhattan’da Flatiron, Wall Street ve elbette meşhur ünlü mağazaların yer aldığı 5th Avenue gibi pek çok seçenek var. Hepsi, bir New York gezgininin gelmesini bekliyor.
New York’u şu kelimelerle özetleyebilirim: Sistematik, rahat, özgür, herkes eşit. Şehrin kullanabilme oranı çok yüksek. Parklar da öyle. Her şey insanlar için ve erişilebilir hissini veriyor. Buradaki düzeni, sistematiği, bireyselliği çok sevdim fakat bir yandan da kendimi konveyör üzerinde ilerliyor hissediyorum. Yani ikilem gibi. Hem bireyselsin, hem de bir hat üzerinde düzenli ilerliyorsun. Sadece barkodların farklı.

Kaybolma ihtimalin neredeyse sıfır. Güvenlik sıkıntısı hiç yaşanamıyor gibi. Dedim ya, insan burada çok önemli. Oysa ben hala yaya ışığı yansa bile akıllı bir şoför çıkar da geçiverirse diye sağa sola bakıyorum, şark alışkanlığı işte…

Amerikalılara gelince, kimse kimseyi süzmüyor. Onlar her yerde okuyor, müzik dinliyor. Ellerinde ya gerçek kitap var ya da e-book’larından okuyorlar. Sanılanın aksine aceleleri yok. Birbirine yol veriyor, çarpmamaya özen gösteriyor, çarparsa hemen özür diliyorlar. Çocuklarına birer yetişkin gibi davranıyorlar. Bence, bu nokta çok önemli. Çocuklara birer insan muamelesi yapmak yani onlara birer oyuncakmış gibi davranmamayı önemsiyorum. Yeri gelince “dur sen ufaksın” yeri gelince “kocaman adam oldun” ikileminde değiller. Arkalarından “düşersin, yapma, elleme…” gibi koşturan aileleri yok, aksine keşfederek büyüyorlar.

New York’a dair en etkilendiğim üç mekan var. 5. Avenue üzerindeki aslanlı Public Library, Hollywood filmlerinin unutulmaz sahnelerine tanıklık ettiği söylenen (ki ben hatırlayamadım) saatin olduğu Grand Central ve Bryant Park. Sanırım üçünü unutamayacağım. Özellikle Bryant Park’ı özleyeceğim.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: