Müzeci ve Küratör: Tayfun Belgin

Karl-Ernst-Osthaus-Museum’un yöneticisi ve ‘Çarlık Rusyası’ndan Sahneler’ sergisinin küratörlerinden birisi olan Tayfun Belgin ile sergiler ve küratörlük akkında bir röportaj.

-Bu sergi, realizm akımına adanmış bir sergiden çok, Rus klasiklerinde okuduğumuz dönemin insanına ve hayata adanmış bir sergi gibi duruyor. Bu dönemin insanını ve bu zamanı neden seçtiniz? Nasıl gelişti?

 

 Üniversitedeyken bu eserleri ilk defa 1982 senesinde görmüştüm, 1985 senesinden sonra Gonçarov, Tolstoy ve Gogol gibi Rus yazarlar ile ilgilenmeye başladım. 1995’de de ilk defa Bonn Müzesi’nde bu eserleri görünce aklıma böyle bir sergi oluşturmak fikri geldi. Yedi sene sonra da bu fikrimi ilk önce Avusturya’da gerçekleştirdim. Bu dönemin eserlerinde hümanizm, açık doğa ve açık insanlar beni çok etkiledi. Bu sanatçılar, bu insanların fakirliğini onurlu bir şekilde gösteriyorlar. 

 Böyle eserleri bir araya toplamak zor bir iştir. Hem doğru insanları tanımak ve hükümetleri ikna etmek, hem de ciddi bir bütçe gerektirir. Bu unsurları bir araya getirdikten sonra ancak sergiyi oluşturma çalışması başlar.

Serginin küratörü olarak, resimleri gruplarken ve sergi alanına yerleştirirken aklınızda ne vardı? 

Sergileri oluştururken bir senaryoya ihtiyaç vardır. İsterseniz resimleri kronolojik olarak dizebilirsiniz ama bu hiçbir zaman sergi alanının gerçekliğini göstermez. Hâlbuki sergi alanı benim için çok önemlidir. Mesela burada sergimiz 2 katta. Eğer 3 katta ya da 1 katta olsaydık çok farklı senaryolar ve dizilimler olurdu. Senaryo hazırlamanın kolay görünmeyen pek çok zorluğu var. Tematik olarak dizilim yaparken resimlerin hangi salona ne büyüklükte sığdıklarını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Getirmek istediğimiz resimlerden bir tanesi binaya sığmadı mesela, vazgeçmek zorunda kaldık. 

Vazgeçtiğiniz tema oldu mu?

Meşhur Fransız aşçı Paul Bocuse der ki, “Restoranımı terk ettiğiniz zaman açlık hissetmeniz gerekir. Yemeği kendinizi şişirmek için yemeyin, bir festival haline getirin.” Ben de bunu amaçlarım. Sergide işlenen bir temayı başka perspektifler altında da işleyebilmek için her şeyi bir seferde görmemek lazım. Mesela ben 250 eserlik bir sergi katiyen hazırlamam. Bu sayıda eser bir arada çok fazladır ve konuyu bitirebilir, tekrar sergisi yapılamaz derecede kısıtlar. Bizim burada Ivgena Petrova ile seçtiğimiz 65 eser, belli bir dönemi çok iyi yansıtıyor. Burada bir eseri aldığınız zaman bütün duvar eksik kalıyor, bu sergiden hiçbir parçayı çekip alamazsınız. Bu benim için çok önemli.

Bugün ulaştığınız noktaya ulaşmak için nasıl bir yol izlemek gerekiyor? Nasıl bir birikim, nasıl çalışmalar gereklidir?

Sevdiğim bir Alman yazar, kitap yazdığım dönemde bana şöyle demişti; “Bu kitabı yaz ama kendini asla bir yazar olarak görme.” İnsanın hayatta kendisini ne olarak gördüğü, zihninde kendisini nasıl konumlandırdığı çok önemlidir.

Benim inancım şu; maalesef, dijital sanatlardan geriye eser kalmayacak. Bugünün sanatçılarının çoğu, pazar için çalışıyor, kalıcılığı hedefleyen işler yapmıyor. Pazar için, müzayedeler için çalışılıyor artık.

Bir müzayede evinin 2010 senesinde yapılmış bir eseri müzayedeye sokmamalı mesela. Bir eseri, o dönemin sanatına göre inceleyebilmek için, üzerinden en az 10 yıl geçmiş olmalı. Yoksa o eseri nasıl değerlendireceğiz? Acaba o dönemin simgesi mi bu eser, yoksa herhangi bir eser mi? Türkiye’de bu konuda çok titiz davranılmıyor.

Dijital arşivlerin saklanması zordur. CD’lerin ömrü ancak 25 yıl. Doğru şekilde saklayamazsak dijital arşivlerimiz oluşmaz. Twitter, Google, Yahoo gibi yerler geçicidir, geriye kalan her zaman arşivlerdir. Kalıcılık hangi şartlar altında olacak, nasıl sağlayacağız, bir müzeci olarak bizim için ciddi konu bu.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: