Masal Bu Ya

Bir varmış bir yokmuş, padişahın birbirinden güzel 3 kızı varmış.

Lâkin bizim padişah içlerinde en zeki, en akıllı, en aklı başında gördüğü küçük kızına daha başka bir düşkünmüş. Gel zaman git zaman padişah bir gün “Onlar beni ne kadar seviyor?” diye meraklanıp yanlarına çağırmış. İlk kızına sormuş:

– Beni ne kadar seversin?

İlk kızı, dünyalar güzeli, nazlı ve edalı cevap vermiş:

– Dünyalar kadar babacığım.

Bu cevap babasının oldukça hoşuna gitmiş. Sonra ikinci kızını emretmiş:

– Beni ne kadar seversin?

İkinci kızı, hayli hamarat, gözlerini süze süze cevap vermiş:

– Canım kadar, hatta canımdan öte babacığım.

Sıra, has kızına, üçüncü olana gelmiş, daha ne söyleyebilirlermiş ki?

– Beni ne kadar seversin?

Üçüncü kız, keskin zekâsı ve dobra yüreğiyle lafı kıvırmadan yanıtlamış:

– Tuz kadar babacığım.

masal-bu-ya

Padişah şaşkın ve üzgün bir şekilde, defalarca aynı soruyu sormuş, defalarca aynı yanıtı almış ve küçük kızı saraydan kovmuş: “Var git yoluna, benim senin gibi bir kızım yok bundan sonra…”

Küçük kız neye uğradığını şaşırmış, hüzünlü bir şekilde sarayı terk edip yola koyulmuş. Bu esnada- diğer iki abla kıskançlıktan bayram etmişler- birbirlerine karşı babalarını destekleyip en küçük kardeşlerini unutması için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz vermişler.

Gönül bu elbette söz dinler mi? Kim sözünü geçirebilmiş ki? Nice krallar, soylular, filozoflar geldiler geçtiler dünyadan… Hele ki baba yüreği. Ne kızını unutabilmiş ne kalp kırıklığının yarattığı ince ve derin sızıyı…

Gel zaman git zaman, bizim esas kızın başından bir sürü macera geçmiş, daha bir olgunlaşmış, komşu ülkelerden birinde, meğer Padişah’ın küçük oğlu ona göz koymamış mı? Düğün yapılacağı zaman, bakmış ki kızımız davetli listesinde babasının da adı var, tüm düğün yemeklerine “tuz konmasın” emrini verdirmiş.

Düğün günü, baba teşrif etmiş, bakmış hangi yemeği tatsa, “tuz”u yok, önce herhangi bir anlam verememiş, sonra aklına küçük kızın dedikleri gelmiş, hüngür hüngür ağlamaya başlamış, “Dostlar benim bir kızım vardı, ben onun kıymetini bilemedim, vaktiyle beni ne kadar sevdiğini sorduğumda aldığım yanıt ‘tuz’ karşısında benimle alay ettiğini sandım da saraydan kovdum, şimdi anlıyorum ne demek istediğini, beni ne kadar esaslı sevdiğini. O gideli ağzımın tadı tuzu kalmadı, hiçbir şeyden tat almaz oldum a dostlar,” diyerek hıçkırıklara boğulmuş.

Kız bu sözleri duyunca adeta sevinçten havalara uçarak babasına koşmuş ve sarılmış, kız kardeşleri ne zamandır pişman, birbirlerine kavuşmanın mutluluğu içinde güle oynaya düğünlerini yapmışlar.


Sevgiyi Göstermek

Hep şaşmışımdır afili laflara rağbet edenlere. Bilirim, herkes sevgisini farklı gösterir, kimi sözlerle, kimi dokunarak, kimi aldığı hediyelerle… Tatlı söz yılanı bile adam eder etmesine de sözün söylenme şekli /yeri/zamanı değil itiraz ettiğim, hissedilmeden söylenen sözlere tepkim.

Türk erkeklerinin egosu çok mu düşük ne, “Canım cicimli” laflara pek rağbet etmekteler maalesef gözlediğim. Komik varlık insanoğlu, yalandan da olsa sevgi olsun diyor demek ki. Oysa bir şölen masası beklerken neden kırıntılarla avunur insan? Er kişi kendini ele verir, bakın çevrenize, ne kadar canım-cicim diyorsa kişi, aslında o kadar bunların eksikliğini hissediyordur sisteminde. Kullanılan kelimeden ziyade, kelimenin yansıttığı enerjidir önemli olan.

Asya’nın sorduğu gibi: “Sahi sevgi ne?” *

Sevgi taahhüt** demek. Onun için ne kadar sorumlu hissediyorsun ve neler yapabiliyorsun gözünü kırpmadan? Çocuğunuzun ateşi çıksa hiç düşünür müsünüz ne yapılacak/edilecek? Eyleme geçersiniz hiç durmadan. 

Sevgi, sana yapılmasını istemediğini ona yapmamak demek.

Sevgi açık ve yalansız olmak demek, sözlerine ve duygularına sahip çıkmak.

Sevgi onun için korkusuzca inisiyatif almak demek.

İlâveten dinlemek. Sizi gözlerinin içine bakarak dinleyen gerçekten seviyordur.

İnsanın zaten özü sözü bir olsa veyahut sözü özünü yansıtsa, karşı cins ile olan ilişkiler bundan muaf tutulabilir mi?

Ya sınırsız sevgi? Önce insanca sevmeyi başaralım da…

Hamiş: Gökten üç elma düşmüş, ilki sevmeyi bilenlere, ikincisi sevgililere, üçüncüsü kime gelsin bilemedim.

*”Al yazmalım, Selvi Boylum”
**Commitment


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikKitap ile Sohbet’te Kitapların İçindeki Hayattır Konumuz
Sonraki İçerikBilincin Gizemi
Şeyda Bodur
Şeyda Bodur ben. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunuyum. Yine aynı üniversiteden “Avrupa Çalışmaları” dalında yüksek lisans yaptım. 1996’da başladığım profesyonel iş yaşamında, yöneticilik yapıp çeşitli projeleri yönettim. 8 sene boyunca emek vermiş olduğu Eczacıbaşı Topluluğu kariyerimde önemli bir yer tutar. Şu an göçmenlere iş bulma konusunda yardım eden United Work’te Eğitim Takım Lideriyim. Uluslararası belgeli Gestalt Yaşam Koçluğu Sertifikası’na sahibim (International Coach Federation bünyesinde Professional Certified Coach). İletişim benim için elzem; su gibi, nefes gibi. Yaşamın bizzât kendisi. Burcum İletişimin de sembolü olan İkizler. 14 Haziran doğumluyum. Bunun akabinde severek yaptığım işler eğitmenlik, koçluk ve yazarlık... Mistik hikâyelere bayılırım. Nelerden hoşlanırım? Keşfetmekten...Keşfetmek benim için dünyayı gezip tozmak kadar derinleşerek yapılan içsel yolculuklarımı, hatta mahalle arasında denk gelinen eski bir yazlık sinemayı bile kapsar...Hayatın kendisi zaten dev bir ekran değil mi? Senaristi, yönetmeni ve oyuncusu bizler olduğumuz...Başka ilgi alanlarım? Dans etmek, içinde estetik olan herşey, yüzmek, kitap okumak ve samimi sohbetler... Çok iyi derecede İngilizce ve orta derecede Almanca biliyorum. “Dünyaya yeniden gelsem yine ben olmak isterim" diyebilecek coşkuda bir yaşam sürdürmeniz dileğiyle sağlıcakla kalın...