Martıdaş’ları Tanıyalım “Şeyda Bodur’la Sohbet”

Merhaba Şeyda 

Martı Dergimizde uzun zamandır birlikteyiz. Daha önce de yazı dizisi yapmıştın. “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” ve “Sorularınız Değişirse Hayatınız Değişir” kitaplarından yazı dizileri çıkarmıştın. Şimdi yeni yazı dizini de keyifle, öğrenerek ve sorular sorarak okuyorum. “Yeni Kelimeler Yeni Dünyalar” nasıl başladı, ne, neden sana bu ilhamı verdi? 

Teşekkür ederim. İlk yazı dizileri, kişisel gelişime damga vurmuş popüler iki kitaba dair. Ben, kitapların altını çize çize okurum (kurşun kalemle). Baktım çizmekle bitmiyor, o zaman özetini çıkarırım. Dedim madem bu iki efsanevi kitabı özetliyorum, bari insanlara bir faydam dokunsun; almış başlayamamış olan vardır, almaya heves edip vakit bulamayan, hatta alamayacak durumda olan. Bazı şirketlerin, koçların bu kitapları ödev olarak verdiğini bile duydum. Diledim, benim özet hepsine bir soluk aldırsın.

Şimdiki yazı dizisi “Yeni Kelimeler Yeni Dünyalar”; tamamen kişisel merakımdan kaynaklandı. Eskiden beri kelimelerin sihirli dünyası, kökeni yani etimoloji ilgi alanıma girer. İlâveten Londra’da öğrendiklerim merakımı hayli depreştirdi. Misal Afrika’da bir kabilenin dilinde sadece iki renk (siyah-beyaz) varmış, hocamız sordu: “Sizce doğanın tam göbeğinde yaşayan bu kabile diğer renkleri algılayabiliyor mu? Buradan hareketle, kelime dünyamızda olmayanlar algı dünyamıza girebiliyor mu? Sırf kelime hazinemizde yok diye bazı şeyleri göremeyip akabinde ayağımıza kadar gelen fırsatları kaçırıyor olabilir miyiz?” 

Her dilin kendine özgü yapısı da cabası, bazı tek heceli dillerde sadece iki zaman var; geniş ve gelecek zaman. Bazı dillerde eril/dişil ayrımı yok. Türkçe de “o” deyip geçiyoruz, sözün gelişinden çıkarıyoruz. Kelimeler algımızı nasıl şekillendiriyor? Farklı milletler birbirini ne kadar anlıyor? Bu sorular bile beni oldukça heyecanlandırıyor. Üzerine dilin yaşayan, sürekli evrilen bir yapıda olması süreci daha da kaotik ve karizmatik kılıyor. Belki sorularıma asla yanıt bulamayacağım ancak koçlukta “soruda kalmak” diye bir tabir vardır. Şimdilik bu bile yeterli benim için.  

Yazmaya nasıl başladın? Martı Dergisinden önce yazdığın yazılar ve açtığın blogda amacın neydi?

Sondan başlarsam bloğum hayatımın iyikilerinden! Adı “Portakalın Bilgeliği” bana ait bir alan. Virginia Wolf’un ünlü kitabından gidersem; “Kendime Ait Bir Oda” Yazıyorum çünkü kendimi ifade ediyorum. Yazıyorum çünkü hayatı anlamlandırıyorum. Özetle “Ben de varım,” diyorum. Bencilce olacak biliyorum ancak yazmak en başta bana iyi geliyor. Düşüncelerim sakinleşiyor. Güzel bir arşiv oluyor. Ben değişip dönüştükçe, bu yazılarıma yansıyor. Ara sıra dönüp eski yazılarıma bakarım. “Bunu ben mi yazmışım, nasıl güzel akmış,” derim; bazen bakarım “Aa böyle mi demişim, ne kadar ansiklopedivari olmuş,” diyerek eleştiririm.  

Yazıya dair ilk hatıralarım; ilkokul dördüncü sınıfta “Öğretmenler Günü” için yazdığım bir kompozisyonun okul çapında birinci olması ve ilkokul üçüncü sınıfta annemi “Anneler Günü” için yazdığım bir şiirimle ağlatmam. Sonrasında, ortaokul ve lise yılları zamanları Türkçe ve Edebiyat derslerinde yüksek not alan makale ve denemelerin sınıf içinde okutulması ki benimkiler de olurdu aralarında. Yazılarım için “Hisli yazmışsın,” ifadesi kalmış o günlerden aklımda. 

Hayalimdi, yazar olacaktım. Nazlı Eray hayranıydım. İlk öykümde haliyle etkisi büyüktü, bir yakınım hikâyeyi okuyup “Aa bu ‘Yoldan Geçen Öyküler’in aynısı” diyerek dalga geçince, hemencecik kalemi kâğıdı çekmeceye sakladım, yıllar boyunca da çıkmadılar. Oysa taklit ve esinlenmek arasında ince bir çizgi vardır. Üstelik büyük ustalar bile ilk başlarda taklit edip zaman içerisinde kendi yolunu bulurlar. Tabi bir ergen olarak bütün bunları bilmiyordum. Alınmıştım.

Tesadüfe bakın, yıllar sonra bir yeni yıla daha önce Nazlı Eray’ın yaşamış olduğu evde girdim. Bunu yazıya döktüğümde, ilk yanıtın Nazlı Hanım’dan gelmesi beni çok sevindirdi. Umutlandım, gururlandım. “Sıcacık bir yazı olmuş,” dediğini anımsıyorum.

Kariyer senin için nedir? Üniversite seçiminde, iş hayatının adımlarında seçtiğin adımlarda seni etkileyenler nelerdir?

Kariyer hem karnını hem ruhunu doyuran bir meşgale. Meşgaleden öte varoluş biçimi. Üzerine bir de insanlara iyi geliyorsan ne mutlu. 

Ablam Boğaziçi’nde okuyordu. İdari ve sosyal bilimlere meraklıyım. Boğaziçi olsun da bölüm fark etmez dedim. Şansa bakın, onun gibi Ekonomiyi kazandım. Mezun olduk, şirketlerin kapımıza geldiği yıllar. X kuşağıyım, bir an önce işe atılmak, maddi açıdan bağımsızlığıma kavuşmak istiyorum. İnanmadığım şeyi satıp pazarlayamam. Lojistik desen hayli stresli. O yıllarda insan kaynakları personel işleri ile sınırlı. Sayılarla aram iyi. Finansal planlamada karar kıldım. Pişman değilim, kuş bakışı bakabilmeyi, analitik olmayı öğrendim. Çok bilinçsiz tercihler değildi, lâkin şimdi baktığımda kalpten gelen seçimler olmadığını görüyorum. 

Bundan sonra eğitim, koçluk ve yazılarımda daha çok sezgilerime güvenip daha fazla yaratıcılığa alan açmayı düşünüyorum. Bir de yavaşlamayı… Maksat hızlı olmak değil, hizalı olmak; kalp-zihin-ruh ve bedenimizin hizalanması. Hızlandığımızı sanırken aslında yavaşlıyoruz. Bunu idrak ettim geçenlerde. Çünkü hızlandığımızda otomatik pilottan yaşayıp, olasılık dünyasına kapılarımızı kapıyoruz. Belki bizi iş yaşamımızda çok öteye taşıyacak bir fikir, bir kişi kayıp gidiyor önümüzden, farkında bile değiliz.

İş hayatında iz bırakan, senin dönüşümünü sağlayan deneyimlerden bizimle neleri paylaşmak istersin? 

Çalışıyoruz, bir gün elektrikler kesildi, beklendiği üzere jeneratörler devreye giremedi. Baktım herkes işini yapıyor, muhasebeci fatura kontrol ediyor, satışçı müşteri ziyaretinde, İK mülakatta. Bir tek bütün işi gücü bilgisayarla olan biz bütçeciler kös kös oturuyoruz. O an işimin çok teorik olduğunu fark ettim. “İşin daha somut çıktıları olmalı, içinde insan olmalı, insanlara dokunabilmeliyim,” diye karar verdim. Büyükdere Caddesi’ndeki çalıştığım son ilaç fabrikası kapanıp, tüm personel işsiz kalınca; bunu bir eşzamanlılık olarak algılayıp yıllardır isteyip de cesaret edemediğim şeyi yaptım. İK dersleri için kapağı Londra’ya attım. Yıllar sonra, bir eğitim salonunda yine elektrikler gittiğinde, tüm katılımcılarla bahçeye çıkıp kursu tamamlayabildiğimizi, üzerine çok da eğlendiğimizi hatırlıyorum.  

Örnek aldığın birileri olmuştur hayat yolculuğunda, hangi yanlarıyla örnek aldın, nasıl gelişim sürecine ekledin?

Örnek aldığım birçok insan oldu, burada ikisinden bahsetmek isterim. Bunların başında kurucu liderimiz Atatürk gelir. Birçok alanda bir dehâ, gerçek bir hizmet adamı. Ne zaman hayatta umutsuzluğa kapılsam, haksızlığa uğrasam, pes etmenin kıyısına gelsem; iki meşhur sözü gelir aklıma: “Dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar.” “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.” Atam böyle demiş, haydi Şeyda iş başa düştü derim, kendi kendimi yüreklendiririm. Başka biri Akdeniz Dershanesindeki matematik öğretmenimiz İbrahim Bey, mesleğine o kadar aşıktı ki, bize “sonsuzluk-limit” kavramlarını anlatacak, “Düşünün arkadaş sonsuzluğu,” deyip elini kolunu açarken neredeyse kürsüden aşağıya uçuyordu. Gülüştük, umurunda değil. Nasıl olsun? Tek derdi konunun özünü anlatmak, matematiği sevdirmek. Başardı da. Edebiyat sınıfında olmama rağmen üniversite giriş sınavında lise son matematiğinden soru kaçırmamışımdır sayesinde. Sanırım onlardan bana kalan en büyük düstur “insan sevgisi” ve bunun doğal sonucu “insanlara hizmet” oldu.   

Okula başladık, yıllarca eğitim aldık. Benim için öğrenmek hepsinden kıymetli yerde. Sen seçerek hangi konularda öğrenmeyi seçtin? Öğrendiklerinle nasıl bir yolculuktasın? 

Ne güzel söylediniz. Öğrenmeyi öğrenen bizlere ne mutlu. Zaman hızla akıp gidiyor, metaforik olarak değil, gerçekten de hızlanmış diye okudum. Buna tezat olarak detaylı öğrenmek istediğim çok da şey var. Haliyle bir öncelik listesi yaptım; kişisel dönüşüm, şifacılık ve yazı sanatı ilk sıralardadır diyebilirim rahatlıkla. Üstelik bu üç alan birbirini besliyor. Yeri geliyor yazmak bana şifa olabiliyor, yeri geliyor şifa veya kişisel dönüşüm konusunda öğrendiklerimi yazıya döküyorum. 

Harika bir yolculuk bu. Düşe kalka büyüyoruz. Hata yaptığımda kendime yüklenmiyorum eskisi gibi. Gölgelerimizi sahiplenirsek güçleniriz ancak. Kalkarken de yalnız değilim eskisi gibi. Etkileşimde olduğum bir sürü grup var. Martı Dergisi gibi seçimimle oluşan sosyal kabileler bunlar…

Montaigne gibi “Kendimle kafayı bozmadım.” Şaka bir yana yanılmıyorsam, kendini o kadar çok gözlemlermiş ki, uyurken bile ara sıra hizmetlilerine onu uyandırmalarını söylermiş. İstermiş ki böylelikle o anların bile iz düşümlerini not alabilsin. Benimki sadece her gün bir tık daha “iyi bir versiyon olma” oyununu oynamak. “İyi” derken, kendini gerçekleştirme yolunda özüne daha yaklaşmış bir ben. İnşallah oyunu da çok ciddiye almamayı başaracağım günün birinde…

Bu günlerde hangi kitabı okuyorsun? Başucu kitapların vardır, hangileri? 

Günümüzün en kıdemli şifacılarından Üstat Sha’nın yazmış olduğu “Tao Song and Tao Dance” kitabını okuyorum şu sıralar. Baş ucu kitaplarım var, doğru bildiniz, ilk etapta aklıma gelenleri paylaşayım, uçuşlarda bile yanımda taşıdığım Eckhart Tolle’den “Dinginliğin Gücü” İncecik bir kitaptır ancak her okuduğumda yeni bir farkındalık edinirim. Nasıl bir bilinçle yazıldıysa artık. Diğeri Michael Singer’dan “Bağımsız Ruh” Kişisel dönüşüm için harika bir eser, spritüel kavramları çok basit anlatması ayrıca kayda değer. Tam beş kez okudum, ilginçtir, her seferinde farklı yerlerin altını çizmişim.  

Günlük yaşamında sana iyi gelen neler yaparsın?

Sanırım spordan ziyade sanat adamıyım. Saatlerce yürüyebilirim, özellikle doğa içerisinde. Dans etmek de iyi gelir bana. Keşfetmekten, keyif almaktan, paylaşmaktan hoşlanırım. Keşif denince yeri gelir bir ülke olur, yeri gelir bir kitap, bazen bir yemek, bazen bir mimari yapı. Hiç fark etmez, ruhuma ne iyi geliyorsa. Gün içinde kendime keyif noktaları yaratmaya da bayılırım. Misal elim kolum dolu marketten dönerken ufak bir parkta oturup etrafın tadını çıkarırım. Keyif bir bardak çayla bile olur. Ne yaptığınızdan çok kiminle yaptığınız daha önemli. Paylaşmak; kahkahayı, sohbeti, bilgiyi, bilgeliği. Hayatı anlamı bence paylaşmakta saklı. Ancak paylaşabilmeyi unuttuk sanki. Samimi paylaşımlar eskiye nazaran daha az gibi. İşin komiği ne biliyor musunuz, maalesef samimiyeti göstermekten ziyade daha çok karşıdan bekliyoruz.  

Teşekkür ederim Şeyda bu yazılı sohbetimiz sana neleri fark ettirdi? Dergimizde okuyacak Martı Dergisi okurlarına son bir sözün var mı?

Martı Dergisi okuru iyi bir okur kitlesi. Eminin hepsinin başucu kitapları vardır. Bir kişinin başucu kitapları onun hakkında bence inanılmaz bilgi verir karşıdakine o birey hakkında. Başucu insanlarımızın -ki bunlar hayatın iniş, çıkış ve virajlarında koşulsuz yanımızda olan insanlardır- başucu kitaplarını biliyor muyuz? Benim başucu insanlarım olan çekirdek ailem ve pandemi de yalnız bırakmayan birkaç arkadaşımın başucu kitaplarını bilmediğime hayret ettim. Belki yılbaşı rehavetinde benim gibi bunu öğrenmek isteyebilirler.

Yasemin Sungur

Önceki İçerikMilli Yelkenci Derin Atakan Formula Kite Kızlar Sınıfında Dünya Şampiyonu Oldu
Sonraki İçerikİnsanlardan nefret edenler nereye kaçar? Doppler gibi ormana mı? Yoksa Désire gibi huzurevine mi?
Yıllar önce okul dönemimin bittiğini söyleseler de ben hayatın tutkulu bir öğrencisi ve seçip aldıkları, özünden kattıkları ile sen izin verirsen ben bir rehber. Ben bir Özgür Martı. Ben bir düşleyen. Kanatlarım ile gelişime, paylaşıma ve değişime keyifle uçarım. İçimizde yaşayan gerçek Martı Jonathan’lara ulaşmak için MartiDergisi.Com’u uçurdum. Şimdi hep birlikte uçuyoruz. Kitapdaşlarımla birlikte Kitap ile Sohbet ederim ve onları İstanbul Oyuncak Müzesin de baş konuk olarak ağırlarım. Oyun oynamayı bırakmadım. Hayatı kelimeler ile anlatmayı, yazmayı ve onların büyüsüne kapılıp Yaz(ı) Kamplarımı keşfe dönüştürmeyi bilirim. Harekete Geçmeyenleri enerjimle uyandırırım. Sevgiyle nefes alıp, şiirle güne başlarım. Aşk ile Can oğlum ve Ceren kızımla, evrende hayat bir başka güzel. Şükür...