Konuşan Hikâyeler – Ah Sisifos…

Yorgunum…

Uykusuzluk bir yana ruhum yorulmuş. Malum kalabalık şehirde yaşayanlar bilir, hele İstanbul’daysanız vay halinize. Bu şehirde zaman farklı akar sanki. Hep bir koşturmaca hep bir mücadele. Başka yerlerde de yaşadığım var elbet ama gene de dönüp dolaşıp geliyorum bu kaos cennete.

İki yakaya kurulu bu şehirde bir yerden bir yere varmak için bırakın araba kullanmayı bilmeyi direksiyon başında mucizeler yaratmanız gerebilir. Her neyse lafı uzatmadan gelelim konuşan hikâyemize…

Hani şu çok beklenen kar yağışının olduğu gündü. O gün toplantıya yetişmem gerek. Anadolu yakasından iş yerime yani Avrupa yakasının güzide semti Taksim’e geçmem lazım. Atladım arabaya geçtim direksiyonun başına açtım navigasyonu bir de ne göreyim? Her yer kırmızı şerit olmuş. Bir gıdım ilerlemek için arabaya takla attırmak lazım. Kadere boyun eğerek düştüm yola. Biraz müzik biraz etrafa bakınayım arada da dur kalk araba kullanayım derken iki saatin sonunda ancak varabildim Unkapanı taraflarına.

Digital dünyaya ayak uydurdum kendimce ama şu navigasyondaki konuşan kadınla hep bir kavga halindeyim bu arada. Nereye sap derse daha da sürükleniyorum İstanbul trafiğinin kaos ortamına. Her neyse sinirime hakim olup gitmeyen trafikte arabanın içinde otururken camdan dışarı insanları izlemeye başladım. Koşturanlar, duran arabaların arasından geçmeye çalışanlar, üşüyerek de olsa iki lokma ekmek parası uğruna arabaların arasında su veya simit satmaya çalışanlar derken birden koca el arabasını çekmeye çalışan genç biri takıldı gözüme. Donmuş ellerine poşet sarmış kağıt arabasının demirlerine yapışmış arabaların arasından geçirmeye çalışıyor ustalıkla el arabasını. O an Albert Camus’un ikinci dünya savaşı yıllarında kaleme aldığı ve severek okuduğum “Sisifos Söyleni” denemesi geldi aklıma…

Efsaneye göre kahramanımız şanssız kral Sisifos, Yunan mitolojisinin en güçlü tanrısı Zeus’u kızdırmıştır.  Nasıl mı? Dinleyin o halde.

Irmak tanrısı Asopos’un kızı Aigina kaçırılır. Asopos kızını bulmak için yeryüzü gökyüzü her yeri arar. Sonunda bizim kahramanımız Sisifos krallığı için bir pınar karşılığında Asopos’a kızını Zeus’un kaçırdığını söyler. Sırrının ortaya çıktığını anlayan Zeus çok sinirlenir ve ölüm meleği Thanatos’u göndererek Sisifos’u cehennemde zincire vurmasını emreder. Fakat Sisifos çok kurnazdır ve bir şekilde ölüm meleğini alt edip yer altı tanrısı Hades’i tehdit ederek kaçar. Bu durum yeryüzünde kaosa yol açınca durum Zeus’un kulağına gider. Zeus yıllarca kahramanımızı arar ama hikâye bu ya, bulamaz. Sisifos uzun yılların ardından yaşlanır ve artık kaçarak yaşayamayacak kadar yorgundur. Gel zaman git zaman Zeus Sisifos’u hiç unutmamıştır ve ilk fırsatta onu yakalar. Uzun arayış zamanlarına karşılık onu ölümle değil de ölümsüzlükle ve bu sonsuz döngüde koca bir kayayı yüksek bir tepenin zirvesine yuvarlamaya mahkum eder. Ancak cezanın en can alıcı kısmı kaya tepeye varmaya ramak kala bir güç tarafından geri itilir ve tepenin eteklerine geri döner. Sisifos her seferinde olacakları bilerek yeniden başlamak zorundadır. Bu içinden çıkılmaz durum Albert Camus’a göre kahramanlıktır aslında. Sisifos’un tanrılara karşı sonunu bile bile gayretinden ödün vermeden dik duruşu hayran olunacak bir durumdur.

İşte o an farkına vardım. Ne çok gereksizce her şeyden bıktığımızı, vazgeçtiğimizi ömrümüzü tükettiğimizi. Hepimizin sırtında yüklü birer kaya yok mudur aslında? Sonunda uzun uykuya varacağımız ömrümüz boyunca neleri taşıyoruz ruhumuzda hiç düşündünüz mü?

Dışarısı buz kesmiş bir havada sıcak arabanın içinde otururken kağıt arabasını çeken gencin uzaklaşmasını izledim. Trafik yavaş yavaş ilerlerken aynaya bakıp kendime gülümsedim. Hepimiz bir şekilde içimizde Sisifoslar barındırmıyor muyuz?

Hepimizin anlaması gereken tek şey şartlar koşullar ne olursa olsun eğer her birimiz kendi hikâyelerimizde başrolü kaptıysak sahneden inmeden en güzel performansı göstermeliyiz erdemlice. Önemli olan hayatın getirdiği yükleri bir şekilde başımız dik ve kendimizden ödün vermeden yaşamayı öğrenmek değil midir? Toplum içinde yaşarken birbirimize el uzatmadan yalnızlaşmak nedir? Çabuk pes etmek kendinize ve ailenize haksızlık değil mi?

Söylemesi kolay diyenlere bir notum olsun, vazgeçerseniz en büyük yenilgiyi yaşatırsınız kendinize ve size inan herkese… Madem şu hayatta hepimiz aynı tepenin eteklerindeyiz o zaman gelin hep beraber itelim şu kayaları, kim bilir belki tepeye bir şekilde varırız ne dersiniz? O zaman hoş geldin Sisifos 21.Yüzyıl pandemi günlerine…

Burcu Ertürk


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikPandemi’de ‘Çalışan Kadın’ Olmak
Sonraki İçerikSanatçı
Burcu Erturk
1980 yılında İstanbul’da doğan Burcu Ertürk, Uludağ Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi mezunudur. Londra’da iki yıllık eğitim aldıktan sonra özel bir firmada bütçe ve finans konsadilasyon dairesinde uzman yardımcısı olarak çalıştı. Yıllar boyunca hobi olarak araştırma ve deneme yazıları yazan Ertürk aynı zamanda toplumsal dayanışma derneklerinde gönüllü yardımlaşmada bulundu. Bu süre zarfında şahit olduğu ve dokunabildiği hayatların seslerine daha fazla kayıtsız kalamayıp 2017-18 yıllarında radikal bir karar vererek kadın ve toplumsal şiddet olaylarını inceleyerek topladığı gerçek hayat hikayelerinden yola çıkan romanlar yazmaya başladı. Şu an için dört romanı bulunan Burcu Ertürk, insanların hayatlarına daha yakından dokunabilmek ve seslerini duyurabilmek adına özellikle kadın meselelerini konu alan ilk romanı Yade’yi 2020 de yayımladı. Yakında ikinci romanı yayımlamak üzere çalışmalarına devam etmektedir. İdeali gerçek hikayeleri kaleme alarak okurlara ulaştırabilmek olan Burcu Ertürk hala İstanbul’da yaşamaktadır. “Çok istedim kalemi kırmayı ama o inatla yazdı.”