Kişisel Gelişim Zırvaları

0
175

Evet yanlış görmediniz. Zırva diyor. Ben demiyorum, onlar diyor. Onlar kim mi? Koca koca insanlar… Tanınmış kişiler, bilim insanları, iş insanları, profesörler… İyi okullarda okumuş hem öğrenmiş hem öğretmiş, yaşama değer katmış kişiler. Bazıları toplumun lokomotifi olmuş, kitleleri etkilemiş, kendi alanında kendini ispatlamış kişiler.

Önce zırvanın kelime anlamına bir bakalım. “Zırva: Saçma sapan, anlamsız, boş söz.”

Ne zamandan beri “kişisel gelişim’’ saçma sapan, boş işleri tanımlar oldu? Neden bu hale geldi? Gerçekten bu kadar boş mu bu kavramın içi?

Öncelikle, gerçek bir değer taşıyan, bir amaca hizmet eden hiçbir söz, hiçbir iş zırva değildir. O konuya emek veren, enerjisini ve vaktini adayan kişilere saygısızlık etmemek, eleştirirken zırvalama pozisyonuna düşmemek adına biraz daha dikkatli olunabilir diye düşünüyorum.

Kişisel Gelişim Kavramında Sorun Ne?

Kişisel gelişim kavramı, ilk olarak ülkemizde yaklaşık 25-30 yıl önce duyulmaya başlandı. O zamanlar çekine çekine alırdık kişisel gelişim kitaplarını. Eğitimlere, seminerlere falan gitmek ise ciddi cesaret işiydi ve eş dosttan saklanırdı, alay edilme, dile düşme korkusuyla. Psikoloğa gidenin deli olduğuna inanırdı toplumun büyük çoğunluğu. Bugün dizilere, filmlere bile konu olmaya başladı terapiler. Demek ki epey yol almışız. Fakat gelişelim derken fazla mı kişiselleştik, kişiselleşelim derken gelişimi mi es geçtik, bilinmez. Bir şeylerin ters gittiği kesin.

Son zamanlarda, özellikle iyi öğrenim görmüş insanlar tarafından sıkça kullanılan bir söz olmaya başladı “kişisel gelişim zırvaları.’’ Peki nedir bu insanların kişisel gelişim ile alıp veremedikleri? Kişisel sözcüğü mü onları rahatsız ediyor, gelişim sözcüğü mü? Yoksa ikisi bir araya gelince mi antipatik oluyor?

Bence, karşı çıkılan, her iki sözcük de değil, özellikle de iyi öğrenim görmüş insanlar tarafından. Kişisel kelimesi rahatsız ediyor olmamalı, çünkü insan kişisel olarak gelişmeden topluma bir şey veremez. Kendini tanımayan, kendi davranışlarını kontrol edemeyen insandan ne önemli bir hizmet bekleyebilirsiniz toplum adına, ne de örnek insan olmasını. Sadece toplumu önemseyen, kendini hiçe sayan, kendini yok etme pahasına topluma katkı veren insan ise nihayetinde yorulur, bıkar, fedakarlık duygusuyla beklentiye girer, öfkelenir. Ve sonunda sorgulamaya başlar “Ben ne için, kimin için yaşıyorum?’’ diye.

Gelişim kelimesi de rahatsız ediyor olmamalı. Zira gelişime kapalı bir akademisyen, bir bilim insanı ya da bir iş insanı düşünemiyorum bile! Çoğu zaman sözde bile olsa, herkes gelişimden yanadır, öyle değil mi? Kim, neden karşı çıksın gelişime?

Olsa olsa, kavramın içine sıkıştırılmaya çalışılanlardır karşı çıkılanlar.

“Sözde yazarlar, sözde gurular, sözde kitaplar.”

Peki bunlar neler? Bunlar, kişisel gelişim adı altında insanların umutsuzluk ve çaresizlik duygularını sömüren, insanları ritüellere boğan, geliştirmek yerine kendine yabancılaştıran, suçluluk duymadan hareket bile edemez hale getiren, insan doğasına dair her şeyi parçalara bölüp, paketleyip satanlar. Sözde yazarlar, sözde gurular, sözde kitaplar. Her yeni çıkanı bir mucize gibi sunan, aslında hepsi birbirinin tekrarı ya da devamı olduğu, sadece ambalajı değiştiği halde her birinin kendi başına dünyayı değiştireceğini savunan pazarlamacılar.

İşte biz kendimizi bu pazarlamacılara emanet ettiğimizde, bütünün parçaları olmak yerine bütünden ayrılma, farklılaşma, marka olma, yeni bir şey yaratma sevdasına düştüğümüzde başladık kişisel gelişim kavramının içini boşaltmaya. Oysa amaç, insanın kendi gelişimine odaklanarak kendini tanıması, kendi yeteneklerini keşfetmesi, kendi değerlerine uygun bir hayat yaşayarak kendini gerçekleştirmesiydi. Kendine yaklaşmasıydı, kendinden uzaklaşması değil.

Ortada bir anlaşmazlık varsa iki tarafı da dinlemek ve anlamak âdettendir. Tek taraflı bakış açısıyla çözüm üretilemez çünkü. Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne. Yani alan tarafa. Senelerce altın bulmuş gibi kapış kapış kişisel gelişim kitaplarını alan, on adımda hayatını değiştirmeye çalışan, sihirli değnek arayan, bir kitap okuyunca tüm sıkıntılarının son bulacağını zanneden, oturduğu yerden mucizeler görmek isteyen, sonuç istediği gibi olmayınca da kişisel gelişimcilere savaş açan tüketiciye! Onun hiç mi kabahati yok gelinen noktada? Bugün eğer etrafımız bu “zırva’’larla sarıldıysa, bu tutum değil midir sebep? Nasıl, nasıl, nasıl diye sorup duran, düşünmek, sorgulamak, çabalamak yerine bu “zırva’’lardan medet uman, kitabın, eğitimin, bilginin doğrusunu, değerlisini arayıp bulmak, kendi sezgilerini, içsel gücünü harekete geçirmek yerine çer çöpe bel bağlayan kayıp ruhlar değil midir?

Bir de her iki gruba da dahil olmadığı, konuyla ilgili en küçük bir bilgisi olmadığı halde fikir sahibi olan aydınlarımız var maalesef. Kendi alanlarında kimseyi konuşturmayan ama kendileri her konuda konuşan aydınlarımız. Önüne gelenin kendine bir unvan, bir etiket bulup yakıştırdığı günümüzde, ortalık “motivasyon konuşmacılarından’’ geçilmezken, yaşam koçlarına kafayı takan, o yukarıda bahsettiğimiz popüler kültür kitaplarını referans alarak bütün kişisel gelişimcileri, eğitimine, formasyonuna, bilgisine, birikimine bakmadan kara koyun ilan eden aydınlarımız. Oysa ilim irfan sahibi kişiler sorgular, araştırır, öğrenir, kimin ortaya ne koyduğuna bakar, mantık süzgecinden geçirir, ondan sonra yorum yapar. Kendisinin ve tüm insanlığın gelişimini önemseyen, insanlar için bir değer yaratmaya, deneyimlerini paylaşarak rehber olmaya çalışan kişileri de bir çırpıda kurban etmez kendi kişisel ön yargılarına.

Normal bir bilim insanının yapması gereken, sorular sormak, anlamaya çalışmak, gerektiğinde ya da sorulduğunda tavsiye vermek ve katkıda bulunmaktır. Bugün insanların ruhsal yolculuklarında onlara ışık olan pek çok bilgi ve teknik, doğunun kadim öğretilerine sırt çevirmeyen, sorgulayan, daha iyiyi arayan bilim insanları tarafından gün yüzüne çıkarılmış ve bu bilgiler Batı bilimi ile harmanlanarak, spiritüel gelişim için insanlığın hizmetine sunulmuştur. Artık bilgiye ulaşımın çok kolay olduğu, dolayısıyla bilginin değersizleştiği, bilincin yükseldiği, herkesin kendini, varoluş sebebini, yaşam amacını aradığı, hayatına anlam katmaya çalıştığı bir çağdayız. Bilgiden başka tutunacak dalı olmayan insanlar için artık biraz da ruhsal benliklerine kulak verme ve kendilerini sorgulama vakti geldi de geçiyor bile.

Kişisel Gelişim Bir Sihirli Değnek miydi?

Bir yanda pazarlamacı zihniyet, bir yanda tüketici zihniyet, bir yanda aydın (!) zihniyet. El birliğiyle değersizleştirdik kişisel gelişim kavramını. Bu kadar karmaşanın içinde, gerçekten insana değer katan, hizmet eden bilgiler de çöpe atıldı ne yazık ki. Daha düne kadar başucu kitabı yapılan kitaplar, bugün sahaflarda bile alıcı bulamıyor. Çünkü değişimden korktu insanlık. Değişimin kolay olmadığını, zannettiği gibi bir sihirli değneğin var olmadığını anladı. Değişmek için çaba göstermek, istikrarlı olmak gerektiğini fark etti. Değiştiği zaman artık geriye dönüşün olmayacağını gördü. Ve değişime olan direnç galip geldi. Değişmekten, kendiyle yüzleşmekten korkmayanlar ise yıllarca uğraştılar hayatı anlamak, anlamlandırmak için bıkmadan, yorulmadan, her gün bir tuğla koyarak, kendilerini yeniden inşa ettiler sabırla. Şimdi onlar mutlu ve huzurlu bir azınlık olarak kendi yollarında devam ediyorlar yaşamaya.

“Değişim, cesaret ister.”

Evet, değişim cesaret ister her şeyden önce. Yıllar süren istikrar ister, çalışma ister. Öyle bir kitapla, iki eğitimle değişim de olmaz, gelişim de. Acı vermeyen tek bir değişim yoktur insan hayatında. Çünkü acı olmadan tatlıyı bilmez insan. Karanlık olmadan aydınlığı bilmeyeceği gibi. Acıyla, kederle, kendi mutsuzluğuyla yüzleşemeyen, değişmekten korkan ruhlar kişisel gelişimcileri suçlayacak elbette. Sorumluluğu başkasına atmak en popüler kaçış yolu. Yoksa neden uğraşsınlar yazarıyla, kitabıyla, kişisel gelişimcisiyle, koçuyla, bilmem nesiyle? Neden yaşayıp gitmesinler mutlu mesut, kendi dünyalarında? Neden öfkelensinler bu kadar? Dahası, neden anlatmasınlar, öğretmesinler herkese mutluluğun, iç huzurunun yolunu?

Bugün eğer kişisel gelişim kavramı yerden yere vuruluyorsa, bunda hepimizin sorumluluğu var. Alanın da verenin de izleyenin de. Kimse kendini aklamaya çalışmasın. Veren ne için verdiğini, hangi amaca hizmet ettiğini düşünsün, alan gerçekten gelişmeye niyeti olup olmadığını, izleyen de ne zaman izlemeyi bırakıp harekete geçeceğini. Sonra da oturup birlikte düşünelim nasıl ilerleyeceğimizi. Olmadı yeni bir isim koyalım, baştan başlayalım, ama ne olursa olsun bırakmayalım ne kendimizi ne de gelişimi.

Tijen ÖZER