Katilin Doğuşu

Ey insanlar, hepinizden nefret ediyorum. Gözlerinizin içine baka baka topunuzu ortadan kaldırmak istiyorum. Ama benim de öldürme kapasitem bir yere kadar değil mi? Öldür öldür bir türlü soyunuz kurumuyor ki. Ah ah, şu katlettiğim insan müsveddeleri bir topraktan çıksalar da anlatsalar, onları ne kadar da güzel bir şekilde tahtalıköye gönderdiğimi. Aslında şöyle kafası kırık bir bilim adamı çıksa da tüm insanlığı yok edecek bir formül geliştirse, ne güzel olurdu. İcat edilen şey her neyse, hiç düşünmeden onu kullanır ve dünyayı bizim gibi iğrenç mahlûklardan kurtarırdım.

Kendimi mi dediniz? Ben kendimden de nefret ediyorum ki. Bu insan denilen aşağılık soya ne yazık ki ben de aitim. Aslına bakarsanız bir an önce yok etmek istiyorum bedenimi ama her seferinde yapacaklarım henüz bitmedi diye erteliyorum sonumu. Bir gün gelecek, ben de…  Bir tek çocukları ve hayvanları seviyorum. Yok yok aslında çocukları da değil. Ne kadar masum olsalar da büyüyünce onlar da katılmayacaklar mı sanki kötü insanların arasına. En güzeli çocukları da büyümeden öldürmek. Zaten pek sevgili babam da bana daha küçükken yaptığı işkencelerde, sınırı aşıp öldürebilseydi beni bir caniye dönüşmeden yok olup gidecektim ne güzel. Ama olmadı ve yaşadım ne yazık ki. Hayvanlar, bu dünyanın konuşamayan, masum güzellikleri. Belki de anlayabileceğim bir dilleri olmadığından bu kadar günahsız geliyorlar bana. Acaba konuşabilseler onlar da ağızlarından tıpkı insanlar gibi zehirli sözler akıtırlar mıydı? Bilemiyorum, belki de. Ama en azından şu an için bizler gibi değiller.

Aklınızda şimdi bana dair tonla fikir geçiyor, biliyorum bunu. İçimdeki nefretin nedenini, nasılını kafanızda kuruyor ve en çok da çocukluğumu merak ediyorsunuz. Aslına bakarsanız çok da özel bir hikâyeye sahip değilim. Benim geçirdiklerimin belki daha beterlerini başkaları dünyanın çeşitli köşelerinde yaşıyor. Fakat onlar çocukken yaşadıklarını sineye çekerken, ben silahımı ayrım yapmaksızın bütün insanlığa doğrultuyorum.

Babam denilen mahlûk, kazandığı üç kuruş parayı alkolle kumara yatırırdı. Oyunda kaybedince de hıncını önce annemden, daha sonra da ben ve kardeşlerimden çıkarırdı. Fakat yüzümde kendisine ait cani bakışı gördüğünden mi bilinmez, bana karşı uyguladığı şiddetin boyutu dayanılmaz bir noktaya ulaşırdı. Saatlerce dinlene dinlene kemeriyle dövmekten tutun da vücudumun çeşitli noktalarında sigara söndürmeye kadar bilumum iğrenç işkenceler uygulardı. Ölmeyi çok isterdim fakat bunu öyle bir kararında yapardı ki bir türlü kurtulamazdım bu hayattan. Annem bazı zamanlar dayanamaz ve araya girerek şiddetin kendine yönlenmesini sağlardı. Ama lanet olasıca babamdan o kadar çok korkardı ki, beni koruma hâli anca arada sırada olurdu. Neyse, sonunda suça bulaşıp kendimi ıslahevine gönderttim. Sonrası ise bilindik klasik hikâye.

Orada yaşadıklarım beni daha da güçlendirip insanlara olan nefretimi katbekat artırdı. Öfkem belki genele yayılmıştı ama yine de bu işin ana kaynağı olan pek muhterem babamı da es geçmeyi düşünmüyordum. Islahevinden çıkar çıkmaz ilk iş eve gittim. Annem ve kardeşlerimle hasret giderme anlarından sonra gece yarısına doğru babam geldi. Beni karşısında görünce kısa süreli bir şaşkınlık anı yaşadı. Vücudumdaki fiziksel değişim ve gözlerimden fışkıran canice bakışlar, onu korkutmuştu ama bunu da bana belli etmemeye çalışıyordu. Kısa bir süre bakıştıktan sonra yüzüne doğru vurduğum yumrukla onu yere devirdim. Hiç beklemeden, bedenine acımasızca ardı ardına tekmeler savurdum. Bunca yıldır gördüğü onca işkenceye rağmen, annemin “Yapma oğlum, o senin baban,” deyişi beni daha da çıldırttı.  Onu odama taşıdım ve kimse giremesin diye kapının arkasına bir sürü şey yığdım. Kemerimi belimden çıkarıp ona vurmaya başladım. Sonrası ise kısasa kısas; o zamanında bana ne yaptıysa ben de aynı işkenceleri babama uyguladım. Arada “Bu kadar yeter artık öldür beni,” deyişini işitiyordum ama bu seslenişi duymazlıktan geliyordum. Gençtim belki ama onu öldürecek kadar da aptal değildim. Her ne kadar onu insan yerine koymasam da “devlet baba” bu pislik herifi adamdan sayıyordu.  Ona ne kadar süre işkence ettim bilemiyorum, adeta transa geçmiş gibiydim. Yıllarca babamın bize yaptığı eziyetleri, “Ailenin reisidir, döver de sever de,” diyerek görmezden gelen sevgili komşularımız, iş tersine dönünce yemeyip içmeyip ihbar ettiler beni.  Ama polisler gelene kadar babama öyle bir eziyet etmiştim ki yaşayan ölüden bir farkı kalmamıştı. Sonrası evden tutuklanarak götürülüşüm, cezaevi günleri ve mahkeme süreçleri…

Hapishaneye girdiğimde babasına işkence eden bir manyak olarak, diğerlerinde korkuyla karışık saygı uyandırmıştım. Gözlerimdeki insanlara karşı nefret, cezaevindeki yetenek avcısı abiler tarafından hemen keşfedildi. Ağzı sıkılığım ve korkusuz yapım sayesinde, dışarıdaki suç trafiğini yöneten ağır topların has adamı olma yolunda emin adımlarla ilerledim. Bu arada mahkeme sürecim de sonuçlanmıştı. Duruşmalardaki iyi halim ve hapishanede herhangi bir vukuata bulaşmamam sayesinde çok daha ağır bir ceza alacakken, işlediğim suça göre nispeten kısa bir tutukluluk süresiyle sıyırmıştım paçayı. Cezam kesinleştikten sonra kalan süreyi de içerideki ilişkilerimi güçlendirerek ve dışarıdaki muhtemel hayatıma bir nevi yatırım yaparak geçirdim. Daha hapishanedeyken özgür olunca yapacağım iş bile belliydi, “kiralık katil” olacaktım. Zaten benim gibi içinde insanlara karşı sınırsızca nefret besleyen birinin de yapabileceği en güzel meslek buydu, değil mi?

Yaşam hikâyemi sizlere böyle anlatınca, beni aklınızda kaba saba, her kavgaya dalabilecek, kafası çalışmayan biri olarak hayal ettiniz, bunu biliyorum. Ama kesinlikle böyle biri değilim. Belki sizleri şaşırtacak ama bolca kitap okur ve film izlerim. Giyimime kuşamıma önem verir ve tam bir işinde gücünde adam profili çizerim. Çünkü insanları kandırmanın en güzel yolu, asla kötülüğe bulaşmayacak bir insan görünümünde olmaktır. Yolda görseniz beni, asla bu adam kiralık katildir diyemezsiniz. Ama ben bu işin erbabıyım hem de en afilisinden. Evet, ne diyordum; çok okur ve izlerim. Neden mi? Çünkü yazar ve senarist takımı anca hayal eder ben ise onların düşlediklerini gerçeğe dönüştürürüm. Bol bol cinayet romanı okur ve suikast filmleri izlerim. Bütün bunlar mesleğimi çok daha iyi şekilde yapmamı sağlıyor. Bu korkak yazarlar da olmasa, ben ne yapardım değil mi?

Ey insanlar, hepiniz birbirinizden nefret ediyorsunuz ama bunları ne birbirinize söyleyebiliyor ne de eyleme geçebiliyorsunuz. Tek yaptığınız birbirinizi öldürdüğünüzü hayal etmek ve harekete geçemeden boş boş konuşmak. Ben ise düşlerinizi gerçekleştiriyorum, tabii ki ücreti mukabilinde. Birini öldürmek mi istiyorsanız adresiniz benim. Yaklaşık yirmi yıldır erkek, kadın, genç, yaşlı, hatta çoluk çocuk demeden tahtalıköye gönderiyorum insanları.  Yani karşınızda işin üstadı ve bu âlemin kana susamış taçsız kralı var. Sevgili iş sahiplerim, canına kıymamı istediklerinizi çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırabilirim. Siz yalnızca hayal edin, ben düşlerinizi gerçeğe çeviririm.

***

Son birkaç cinayetinde yeterince motive olamadığını fark etmişti. Bu durum kiralık katiller âleminin zirvesinde olan birinin başına gelebilecek en kötü şeydi. Yıllardır hem karda yürüyüp izini belli etmemiş, hem de ona sipariş edilen tüm işleri sorunsuz halletmişti. Senelerdir insanları öldüre öldüre içindeki intikam duygusu mu azalmaya başlamıştı, bilemiyordu. Fakat yaşadığı sorun her neyse ya bir an önce bunu halletmeli ya da mesleği toptan bırakmalıydı. Gerçi bu işlere girişin olduğunu çıkışın ise hiçbir zaman olamayacağını bilecek kadar deneyim sahibiydi ama başarısızlık yaşayacağına bedeli her neyse ödemeye razıydı.

Günlerdir ne yapacağını tıpkı bir kukumav kuşu gibi düşünüyordu. Senelerdir çok severek yaptığı mesleğini bırakma fikri beynini oyuyordu. Hayatının hiçbir döneminde tereddütte kalmak gibi bir olay yaşamamıştı. O, her zaman kararını verir ve uygulardı. Bu kadar zamandır ölüm meleğini bile kıskandıracak istatistiğe sahip birinin, yaptığı işe karşı soğukluk yaşaması da aslında hayatın garip bir cilvesiydi. Sen bunca sene, insanların ancak hayallerinde gerçekleştirebildiği bir şeyi defalarca yap, sonra içine bir anda nifak tohumu girsin ve arafta kal. Yazık değil miydi, onca yıllık emeğe?

Yazıktı belki ama gelen son sipariş, onda her şeyin netleşmesine sebep oldu. Siparişi verilen kişinin de canını alacak ve bir daha bu işlerden elini eteğini çekecekti. Zaman kendi arasında kovalamaca oynadı ve beklenen gün sonunda gelip çattı. Bugün, kendisine ölüm ihalesini veren kodamanın adamıyla detayları konuşmak üzere buluşacaktı. Her zamanki gibi son derece şık giyindi. Arabasına binip ona bildirilen adrese doğru yola koyuldu.

Bu büyük şehir belki de her anında kaosu bünyesinde barındırıyordu fakat bugüne özgü bir gariplik vardı. Kentin araç trafiği her zaman yoğun olan ana caddesinden gidiyordu belki ama şu an normalin dışında bir kalabalık söz konusuydu. Araçlar tabiri caizse adım adım ilerliyorlardı. Önce yolda büyük bir trafik kazası mı var diye düşündü fakat ilerledikçe, durumun hiç de öyle olmadığını fark etti.  Metro çıkışından akın akın gelen yığınla insan otobüs durağının önüne dökülmüş ve üç şeritlik yol bire inmişti. Durağın dört yol ağzında olması da trafikteki yoğunluğu daha fazla artırmıştı. İnsanların akın akın durağa gelişine bir anlam veremese de bu kaotik ortam onu iştahlandırmıştı. Akmayan trafik, yola taşan insanlar, öfkeyle ardı ardına kornaya basan şoförler ve bu durumu kenardan şaşkınlıkla izleyenler. Bir an için arabanın camını açıp durakta bekleyenlere iki üç el sıkmak istedi. Bunu şimdi yapsaydı eğer, ortamdaki kargaşa hâli arş-ı alaya çıkar ve büyük bir gürültü kopardı kaosun başkentinde. Ama aklından geçeni yapmadı. Bu harikulade fikri, tüm çekiciliğine rağmen hızlıca kafasından kovdu. Ne de olsa, onun yapması gereken iş başkaydı.

Bir süre sonra dört yol ağzını geçti ve onu buluşmaya götürecek sokağa saptı. Yolun hemen bitiminde yer alan, yirmi yedi katlı devasa rezidansın kapalı otoparkına arabasını bıraktı. Fakat merakını yenemeyip biraz önceki kargaşanın nedenini otoparktaki görevlinin yanına gidip sordu. Meğerse genç bir kadın kendini tren raylarına atıp intihar etmiş ve bu olayın yaşandığı metro istasyonuyla dört yol ağzında bulunan durak arasında seferler yapılamıyormuş. Duraklar arasındaki ulaşım ücretsiz olarak otobüslerle yapılmaya kalkınca da trafik birbirine girmiş.

Böyle bir şeyin yaşanabileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Gencecik bir kız cesurca ölüme gidip şehri kaosa boğarken, kendisi yaşamında ilk defa aklından geçeni yapamamıştı. Hayatı boyunca, hayal ettiklerini gerçekleştiremeyen insanlarla dalga geçerken şimdi kendisi bu duruma düşmüştü. Cesareti mi azalmıştı yoksa insanları öldürme isteği mi kökünden kırılmıştı bilemiyordu ama her neyse onu yapmak istediğinden uzaklaştırmıştı.

Bu karmakarışık düşüncelerle rezidansın kapısına kadar gitti. Tam içeri girecekti ki sanki arabada bir şey unutmuş gibi aceleyle geriye döndü ve hızlıca yürümeye başladı. Sokağı bitirip dört yol ağzına geldikten sonra otobüs durağının bulunduğu tarafa geçti. İnsan yığını bıraktığı gibiydi; metro çıkışından akın akın insanlar gelmeye devam ediyordu. Belinden silahını çıkarıp hiç tereddüt etmeden ardı ardına ateşlemeye başladı. Önce şiş göbek bir adam yere düştü, sonra çocuklu bir kadın, yaşlı bir adam, genç bir kız…

Ve şarjörde son bir mermi kaldı. Bugüne kadar yaptığı gibi hiç tanımadığı insanları mı öldürmek daha kolaydı yoksa kendini mi?

Turhan Yıldırım


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: