İşgal Yıllarında İstanbul – 3

Dizi yazımızın üçüncü bölümünde işgal yıllarında kadınları ele alıyor. Kadının değişen toplumsal rolü çerçevesinde yine günlük hayatın içinde gezinmeye devam ediyoruz; yıl 1916….

Dört yıl süren dünya savaşından sonra âdetler gevşemiş, nisbi ve gereklilikler doğrultusunda bir özgürlük ortamı oluşmuştur; koşullar, hangi ırk ya da dinden olursa olsun kadınları gözü pek kılar. Toplumsal hayatta çok sınırlı bir şekilde yer alan kadın, iş yerlerinde sıklıkla görünür olur. Bürolar, fabrikalar, atölyeler ya da hastanelerde cepheye giden erkeklerin yerini alan ve çoğu kez ailenin geçimini sağlayan dul Türk kadınları, kamusal alanlarda, toplu taşıtlarda, idari birimlerde ve ticari faaliyetlerde artık daha çok yer almaya başlarlar. Geleneksel Osmanlı hayat tarzının koşullara bağlı olarak değişmesi ve kadınların çalışma hayatına girmesinde, Osmanlı siyasetinin son dönemlerine hâkim olan, Batılı fikir akımlarından ve özellikle de pozitivizmden etkilenen İttihat ve Terakki Partisi’nin kadınlara yönelik politikalarının da etkisi vardı. İttihatçılar, kadınlara karşı tavır ve siyasetlerinde de ilerici tabir edilen bir tutum izlemişlerdi. Bu nedenle öğretmenlik, edebiyat, dokuma sanayi gibi alanlarda tecrübe sahibi olmuş bir kadın kadrosu zaten mevcuttu. Ayrıca savaş sırasında çalışan kadınlar için Enver Paşa’nın karısı Naciye Sultan’ın himayesi altında 9 Haziran 1916’da bir dernek kurulmuştu. Ordu için üniformalar, çamaşır, kum torbaları dikiyorlardı. Atölyelerde 6000 – 7000 kadın günde 10 kuruş yevmiye ile; 7-8 bin kadın da evinde çalışıyordu. 1919’da kadınlar, posta memuru, sekreter ve Boğaz vapurlarında kasadar ve biletçi olarak çalışmaya başladılar. İstanbul Belediyesi de kadınları çöpçü olarak işe aldı. Sabiha Zekeriya Sertel, kadınların iş hayatındaki varlığının yalnızca savaş koşullarıyla açıklanamayacağını, feminist hareketin dünya genelinde artık görmezlikten gelinemeyecek bir raddeye ulaştığını ifade eden yazılar kaleme alıyor; Fransız L’Illustration gazetesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin aktif bir üyesi olan Emine Semiye Hanım’ı haber yapıyordu. Yanı sıra kadın erkek ilişkilerindeki değişmeler, bazı yönleriyle toplumsal yapıyı zorluyor, savaş Anadolu’yu kasıp kavururken İstanbul’da kuşaklar ve cinsiyetler arasında ortaya çıkan bir çatışma da sürüp gidiyordu. Fakat tabii dini çevreler, olan bitene bir dur demekten kendilerini alamadılar ve 1920’de çıkartılan bir kararnameyle Müslüman kadınların tiyatro sahnesine çıkmasını yasakladılar.

Basın ve Sansür

Bu günlerde İstanbul basınına düşünsel karmaşalar hakimdir. Basın tam anlamıyla birbirine düşmüş, ikiye bölünmüştü: İşgale karşı direnmeyi seçen Kuvayı Milliyeciler ve Mütareke’nin devletin lehine bir gelişme olduğu görüşünü benimseyen ve İngilizleri övenler. Azınlık gazeteleri ise ayrılıkçı fikirlerini rahatça dillendiriyor, Türklerin Asya’nın neresine sürüleceği ve İstanbul’un Türkler de kalıp kalmayacağı tartışılıyordu. Buna karşılık İngiliz Dışişleri Bakanlığı, bu İngiliz yanlısı basını kastederek, İstanbul Yüksek Komiseri Calthorpe’a şöyle bir emir verir: “Türklerin dostluk gösterilerine yüz vermeyin, yenildiklerini anlasınlar!”

Basında giderek artan muhalefet karşısında İngilizlerin isteği üzerine hükümet, 1 Aralık’ta gazetelere ve hatta mektuplara sansür koyar. Buna göre İtilaf Devletleri’nin askeri harekâtı hakkında heyecan verici, milliyetlerin arasını açan, Padişah’a saygısızlık içeren, büyük devletlere düşmanlık güden ve hükümet şeklini değiştirmeye yönelik yayın yapılamayacaktı. Ertesi günden itibaren İstanbul’da gazeteler, birçok yerleri sansürlenmiş halde çıkmaya başladı. Bu kararı yürürlüğe koyan Osmanlı hükümeti ve iktidarıysa giderek zayıflamakta ve gözden düşmektedir.

Mizah basını, mütareke sonrasında bir parça daha özgürce davranmaya başlar. Jön Türklerin yönetimindeki Karagöz adlı mizah dergisi halk tabakalarının, hayat pahalılığı ve karaborsa konusundaki bıkkınlığını dile getirir ve yurtsever duyguları canlandırmaya çalışır. Mizah gazeteleri, işgal kuvvetleri hakkında doğrudan eleştiriler yapmamak koşuluyla, sansürcülerin makas darbelerinden kurtulmayı başarırlar. Siyasal sorunları ele alamadıklarından toplumsal olgulara yönelir ve halkın geçim sıkıntısını, hayat pahalılığını, yeni zenginleri hicvederler. 5 Şubat 1919’da gazetelere konan sansür daha da ağırlaştırılır. Sıkıyönetim olan yerlerde her türlü gazete ve kitap yayımı askeri veya mülki sansür kurulunun izni olmadıkça kesinlikle yasaklanır.

8 Şubat 1919’da Fransız General d’Esperey, İstanbul’a gelir. Beyoğlu’nda kendisi için bir zafer alayı tertip edilmiştir. Bindiği beyaz at, kara derili iki insan tarafından çekilmektedir. Kendisini karşılayan Osmanlı bandosunu, atını ürküttüğü için susturur. Dolmabahçe’de oturacağını söyleyerek padişahın oradan çıkarılmasını ister. Beyoğlu’nda kendisini karşılayanlara mağrur pozlarla karşılık verir. Bir Türk subayı kendisini selamlamadığı için Harbiye Nazırı’nın istifa etmesini ister. Fatih edasıyla Cadde-i Kebir’den geçen general, Türk kamuoyunun vicdanında bir yara açar. Süleyman Nazif bu olayı “Kara Gün” başlıklı yazısıyla, Hadisat gazetesinin sayfalarına taşır. İşgal gününden itibaren basına ağır bir sansür uygulayan İtilaf devletlerinin Nazif için uygun gördüğü ceza, d’Esperey’in kurşuna dizilmesini istemesine karşın, Hadisat’ın 15 gün kapatılması olur. Diğer tarafta İstanbul Rumları, Osmanlı Hükümeti ile ilişkilerini kestiklerini ve vatandaşlık sorumluluklarını reddettiklerini bildirirler; Yunanistan ile birleşmek isteğindedirler. Ailelerindeki erkeklerin Milli Mücadele saflarına katıldığı, takipten kaçmak için saklandığı İstanbullu kadınlar ise Mart 1919’da Fatih Türbesi’nde şehitleri anma toplantısı düzenleyerek, işgale karşı kadın direnişini başlatmış olurlar.

Rus Göçmenler

Mütareke öncesi ve sonrasında İstanbul’a sürekli bir göçmen akını olur;  şehrin toplumsal dokusu, köklü dönüşümlere uğrar. Düşman işgali altındaki bölgelerden gelen Türklerin yanında, İstanbul’un çehresini değiştiren göçmen grubu, o sıralarda İstanbul ve Sırbistan dışında kimsenin kendilerine vize vermediği, Rusya’daki Bolşevik Devrim’den kaçan Rus aristokrasisi ve zengin tabakasından oluşan Beyaz Ruslardır. On binlercesi sersefil bir şekilde İstanbul’a varırlar; varlıklı olmalarına karşın yanlarına az sayıda şey alabilmiş, canlarını zor kurtarmışlardır. İstanbul’daki camiler, yetkililerin izniyle Rus göçmenler için bir süre yatakhane işlevi görür. Onların gelişiyle birlikte, Zafer Toprak’ın deyişiyle “Sefalet ve sefahat İstanbul’da buluşur.” Paul Dumont ise Rus göçmenler için İstanbul’un ne ifade ettiğini şöyle açıklar: “Karadeniz limanlarından yararlanarak çatışma bölgelerinden uzaklaşıp batıya yönelenler için sultanların masalsı başkenti İstanbul, ilk serap, bütün düşler için ilk sıçrama noktasıydı.”

Çar’ın ordusundan ayrılma askerler, başlarda eşlerinin kürkleri ve mücevherlerini sattılar; bunlar da suyunu çekince sokaklarda, buldukları ne varsa satmaya, üstlerinde üniformaları olduğu halde seyyar satıcılık yapmaya ya da kumar oynatmaya başladılar; otomobil tamirciliği, fotoğrafçılık, marangozluk, taksi şoförlüğü gibi alanlarda iş bulabildiler. Fakat eski memurlar, yargıçlar, serbest meslek mensupları ve her çeşit “entelektüel” için eski meslekleriyle uzaktan yakından alakalı bir iş bulmak imkânsızdı. Sonunda bunlar en iyi ihtimalle restorasyonculuk, muhasebecilik, sekreterlik, daha az şanslı olanlar ise garsonluk, kunduracılık, arabacılık, tezgahtarlık, aşçılık, kaynakçılık gibi işler buldular. Rus kadınları ise geçimlerini sağlamak konusunda erkeklere göre daha başarılı idiler; “Çünkü güzeldiler, çünkü kolay elde edilebildikleri konusunda bir şöhrete sahiptiler. Çünkü azla yetiniyorlardı.”

Kısa sürede Rus Yahudilerinin ellerine geçen Beyoğlu ve çevresindeki lokanta, konser, bar, kabare, kumarhane gibi eğlence mekanlarında, genellikle, bu zabitlerin eşleri olan “kibar Moskof kadınları” garsonluk ediyorlardı; kocaları ise bu mekanlarda kapıcı, barmen, krupiye ya da piyanist olarak çalışıyorlardı. “Ancak” diyor Toprak “zevcelerin bulunduğu yerlerde çalışmak kural dışıydı. Bu tür yerlerde karı kocanın gözden ırak olması gerekiyordu. Kadınlar iş saatlerinde kocalarından uzak ve serbesttiler. Tutkunlarına ucuz gönül vermemeyi de biliyorlardı. Sessiz sedasız İstanbul hovardasını soyup soğana çevirmeden hayli marifetliydiler. Sabahın saat ikisinden sonra her koca karısını diğer barın kapısında bekler ve eve götürürdü.”

Çok kötü koşullarda İstanbul’a ulaşan ve çoğu yolda bitlenen göçmenlerden kadınların büyük çoğunluğu saçlarını kökünden keserek, buldukları çul çaput ne varsa başlarına geçirdiler. Fakat  İstanbul ahalisi, “Rusbaşı” adını da vererek kısa saçı, kısa sürede bir moda akımı hâline getirir. Dersaadet hanımefendileri, peçe takmaz olur; baş Rus kadınlarının yaptığı gibi bir tülbentle sarılır. Bu değişimin ardından artık “İstanbul’un hanımları Cumhuriyet’in kılık kıyafet ve şapka devrimine Mütareke’den itibaren hazırdılar.”

Rus kadınlarının varlığının yarattığı yeni güzellik anlayışı, eskinin esmer, tombul köylü güzellerini gözden düşürerek, sarışın, mavi gözlü, ince yapılı bir kadın olarak ortaya çıktı. Tiyatrolar, kabareler, varyeteler, eğlence mekanları bu tipte kadınlarla dolup taşmaya başladı. Rus genç kızlarının en kolay para kazanabilecekleri iş, çıplak model bulunmasının neredeyse imkânsız olduğu o yıllarda, modellik yapmaktı. Sanayi-i Nefise Mektebi’ne (Güzel Sanatlar Fakültesi) sık sık gider oldular. Namık İsmail, Çallı İbrahim, Feyhaman Duran gibi ressamlar, Nina adında bir Rus kızını eserlerinde resmettiler. Böylelikle geleneksel Galatasaray sergilerinde nüler izlenir oldu. Divanyolu, Aksaray, Kocamustafapaşa’daki kahvehaneler, kolları, göğüsleri açık, güler yüzlü, sarışın Rus dilberlerinin tombala oynatarak para kazandıkları mekanlar haline geldi ve dolup taşmaya başladı. Az paraya oldukça lezzetli yemeklerin yenebildiği, servisi Rus genç kızlarının yaptığı Rus lokantaları açılmaya başlandı. Ruslar, pastanecilik sektöründe de etkili oldular; İstanbul halkının çeşit çeşit pastayla tanıştırdılar; üst tabaka, eskinin muhallebicilerin yüzüne bakmaz ve Rus pastanelerinden çıkmaz oldu; buralarda da servisi yapan Rus genç kızları oldu. Bu dönemde İstanbul’da fuhuş da arttı. Resmi zabıta kayıtlarına göre şehirde 2.125’i vesikalı ve beklenilenin tersine Müslüman olmak üzere 4.500-5.000 civarında kadın fahişelik yaparak geçimini sağlıyordu.

Ceren Çıkın


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: