İkiz Anneliği

“Kusura bakmayın, kırkları çıkmadan eve misafir kabul edemiyoruz.”  

Çatı katında haziran ayının nefis sıcağıyla özenle hazırlanmış “ponçik” bir odada iki prematüreyle ve sıfır tecrübeyle neler yaşamadım ki! On gün sonra eve geldiklerinde her üç saatte bir uyandırmamız gerekiyordu. Uyanmazlarsa ayaklarını gıdıklayın ıslatın demişlerdi. Alarmları üç saat sonraya kurup yatağa hopladım. Yarım saat sonra bebek ağlamasıyla yatağımdan sıçrarken “kesin bir şey oldu” telaşıyla girdiğim odada şenlik çoktan başlamıştı.

“Kettle” dediğimiz o eşsiz buluş can dostum, pompa kankam, pişik kremleri gün arkadaşlarım olmuştu. İki senedir tüm dostluğumuzu derinleştirdiğimiz gerçeğini de unutmayalım.

Odadaki derece 23-24 dolaylarında olması gerekiyordu ki olduruyordum da! Başka odada çalıştırdığım klimanın soğuğu vantilatörler aracılığıyla “survivour” odasına taşıma işlemim sırasında mühendislik bölümünü de yaparmışım dedim. Ki o günlerde çok şeyler dedim. Dedim dedim sustum…

İki primat için sevimli kaplumbağa şeklindeki derecemiz 23-24 arasındayken sorun yoktu ama benim için vardı. Hissettiğim derece 43 falandı. Bininci kez alt değiştirirken anlamadığım bir şekilde üstleri de ıslanıyordu. Her alt değişiminden sonra üstlerini değiştirirken ecel terleri döküyordum. Çünkü “-3” ay prematüre kıyafetleri bile bol gelen primatların kollarını bacaklarını bilumum organcıklarını gecenin üçü beşi demeden kıyafetlerin içinde arıyordum. İşlem sonrası onlar da benim kadar bitkin düşüp sızıyorlardı. Sızdıkları yerde bırakmak ulvi anneliğe geçmemin başlangıcı oldu.

Anne demişken, anne olduğumu ilk ne zaman hissettim bilmiyorum. Öyle ki annem bile ilk zamanlar “al ablası” diyerek kucağıma verirdi. Bugünse “anneciğiiim” diyen bir kızım “annnnnnne” diyerek “n”leri bastırarak söyleyen şükürler ötesi iki kelimem var yüreğimde.

Hamilelik gibi doğum sonrasındaki ilk yıl da hem psikolojik hem fiziksel sağlık için çok önemli süreç. Ayrıca her bebeğin farklı olduğu gerçeğini iki küçük kuzuyla çok net gördüm. Odalarını yaklaşık dört aylıkken ayırdım. Çığlıklarla uyanıp mama isteyen bir bebeğin yanına, deliksiz uyuyan bir prensesi yatırmak haksızlık olurdu. Sahra kızım ilk altı saat uyuduğu gece önce annemi sonra doktoru aradım. Keza Sami oğlum da bir gece hiç çığlık atmadan uyuduğu için kendimi suçlu hissettim. Acaba duymamış mıydım onu?

Bebeklerin uyku, meme, mama aralıklarının çok kısa olduğunu geç fark etmiştim. Sürekli “şimdi uyandın, şimdi yedin” sorularıyla çözüm arıyordum. Hele altın sarısı kaka yoksa üzüntüm, varsa sevincim paha biçilemezdi. “Allah’ım nooolur kaka yapsın” diyerek dört gün bekleyişim. Her bez açışımda “hadi hayırlısı” demek. Bugünse maşallahlarla kakalara sevinmek. Bunun trajikomik yanlarından ziyade ne kadar olgunlaştığımı hissettim. Evet bir kakayla değişiyor insan. Sabrı, şükrü, sağlığı, beslenmeyi, mutluluğu dışkıyla bağdaştırıp gülümseyebiliyor. Belki de dedim böyle büyüdü insanoğlu. Vicdanı, merhameti öğrendi. Sonra biri çıktı ve o vicdanı ezdi geçti. Bizler de hem vicdanı hem de azabı öğrendik.

Berna Aksu  @2izAnnesi


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: