Hayatın Hijyenik Koşullarında Yetişen Çocuklar Birey Olamıyor

Tam teşekküllü lüks hastanede dünyaya gelen, doğduğu günden itibaren orada sağlık bakımı süren, güvenlikli akıllı sistemli evlerde yaşayan, güvenlikli ne istese yapılan okullarda büyüyen, evden okula okuldan antrenmana özel araçla giden, tatile muhakkak beş veya üstü yıldızlı tatil köylerinde geçiren, alışverişlerini büyük AVM’lerde gerçekleştiren bir nesil yetişiyor. Bu nesli de çoğunlukla ve özellikle beyaz yakalı çalışan anneler veya orta gelir üstü mükemmeliyetçi ev hanımları ve sevgili eşleri büyütüyor. Gerekçeleri net ‘Çocuğum en iyi şartlarda yetişmeli.’

Hayatın Hijyenik Koşullarında Yetişen Çocuklar Birey Olamıyor

Çocuklara bu kadar mükemmeliyetçi koşullar sunuldukça iyi yetiştiriyor olmuyorlar. Kesin bilgi. Nereden mi biliyorum? İtiraf edeyim o zaman. Zamanında bazı hataları ben de yaptım. Büyük çocuğum 9 yaşında halen karşıdan karşıya geçerken tereddüt ettiğinde bir durdum. Sen,  onca iyi okullarda okut,  çocuğun yapmadığı spor, katılmadığı kültür sanat etkinliği kalmasın ama iş bir karşıdan karşıya geçmeye gelince çocuk bir şaşkınlık yaşasın. Olacak iş mi?  Dünyanın başka bir yerinde aynı yaştaki çocuklar günde 14 saat üretimde çalıştırılıyor, kimi evlendiriliyor, kiminin başından her gün bombalar yağıyorken benim çocuğum karşıdan karşıya tek başına geçmeyi beceremiyordu. Diğer çocukların başına gelenler hiçbir çocuğun başına gelmemesi gereken felaketler. Yalnız, bizim çocuğumuzun da başına tüm yaşamını olumsuz etkileyecek bir şey gelmek üzereydi. “Hayatla kendi başına mücadele etme yeteneği bozukluğu.” Ve bunun tek nedeni mükemmel imkânlarla yetiştirme isteğimizdi. Bu ismi bizzat ben uydurdum açın sözlüğe bakın karşılığı yok. Neden yok? Zaten isim baştan çok uzun. Neredeyse çocuğunun ayağını yere değdirmeden kucakta büyüten, açlık, parasızlık, gibi kavramları bir fiil evladına yaşatmamış, her ihtiyacında vakit harcamadan ihtiyacı gidermiş aile çocuğu hastalığı.

Peki, benim akıl başa düşünce ne mi yaptım? İlk iş kısa mesafelerde kendi başına bir yerden bir yere tek başına gitmesini sağladım. Tabii bunu ilk etapta alanına güvendiğim yerlerde gerçekleştirdim. Sonraki adım onu bir mahalle bakkalına yollayıp ekmek aldırmak oldu. İlk günler eve koşa koşa kan ter içinde geliyordu. Sebebi tek başına bir iş yapmaya alışık olmamasıydı. Çocuğa heyecan ve travma yaşatmak değildi amaç; cesaret kazanmasını sağlamaktı. Doğru telkinlerle devam etmeliydim. Yılmadım. Bir durak mesafeli yerlere minibüsle gitmesini sağladım ve yaşı ilerledikçe farklı sorumluluklar vererek hayatın koşullarına alıştırdım. Çocuğum şimdi liseli bir genç. Ortaokuldan bu yana nereye olsa her araçla hiç tereddütsüz gider, evde tek başına olduğunda yemeğini ısıtır sofrasını kurar, hatta bizden sonra bir yetişkin olarak kardeşinin bireysel ihtiyaçları konusunda rahatlıkla destek olur. Hayat sağladığımız muhteşem imkânlarla karın doyurmuyor. Çocuklarımızı hayatın içine kattığımızda, o zaman birey oluyorlar. İnsanları, mekânları, gidiş yollarını, ancak, kendileri tanıdıkça ve yaşadıkça öğrenirler. Ve karşılaşabilecekleri zararlarla ilgili alacakları önlemleri önceden belirleme yetenekleri gelişir.

Şimdi yapacağınız şey şu sevgili anne baba: Kucağınızdaki çocuğunuzu yere indirin ve yürütün. Ona sağladığınız koşullar her ne kadar sınırsız olursa olsun hayatın her koşuluna güvenle ve cesaretle adım atmasını sağlayın. İşte o zaman evladınız ‘birey’ olmaya başlayacak.

Başta aileler ve beraberinde toplum olarak çocuklarımızın güvenle yetişmesinden sorumluyuz. Toplumu güvensiz ve sapkın kişilerden, önce aile ve toplum bilinci, beraberinde doğru eğitim ve hukuk sistemleri koruyabilir. Bu zalim dünyaya çocuk getirdik bir de bu kadar güvensiz ortamda tek başına mı bırakacağız diyorsak ve tüm hijyenik koşulu bu endişeler nedeniyle sağlıyorsak önce kendimize dur diyelim. Endişe duyduğumuz konular ve alabileceğimiz önlemleri düşünelim. Çocuğumuza verebileceğimiz cesaret çizgisini iyi belirleyelim.

Bireysel özgürlük ve cesaret kazandırmak ‘başıboş’ bırakmak demek değildir. Çocuklarımızın hayata doğru şekilde atılmaları konusunda başta biz cesaretli olalım.

Dikkat: Bu yazıda toplumsal cinsiyet ayırımının önüne geçmek için bahsi geçen çocuğumdan ‘oğlum’ ya da ‘kızım’ olarak bahsetmedim. Çocuk ‘çocuk’tur.

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikLOLİTA: Müstehcenlikten, Edebiyatın Zirvesine
Sonraki İçerikKendini Bulmaya Kaybolmak ile Başlamalı
Didem Yeşim Pektok
“İşim: İnsan Konu: Le’biderya. Ufuk çizgisiyle arkadaşlığımda ‘İnsan’ a dair en güzel manzarayı mekan edindim. Olumlu fikir üretir, iyi paylaşım yaparım.” Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümleri mezunu Pektok, 1993 yılından beri reklam, satış, bankacılık ve eğitim alanlarında çalışmıştır. Bilişim teknolojileri alanında eğitim veren bir kurumun ortağıdır ve kurumun insan kaynağı, finansman, eğitim koordinasyon birimlerinden sorumlu yöneticisidir. Aynı alanlarda kurumsal eğitimler verir. Kadınların toplum içinde eşit haklara sahip olması için çalışan sosyal sorumluluk platformunun lideridir. 2014 yılından beri Martı Dergisi’nde insan, kadın, çocuk konularında yazar ve okuduğu kitaplarla ilgili okur gözünden yorumlarını paylaşır.