Hakan Sökmen’den Yeni Roman: Mimar Sinan’ın Kayıp Kafatası

0
325

Türk tarihinin ve mimarisinin önde gelen isimlerinin başında hiç şüphesiz Mimar Sinan gelir. Kişisel dehası, mimari bilgisi, günümüze uzanan dimdik yapıtları ve Osmanlı coğrafyasına attığı imzalarıyla hâlen konuşulan bir isim olan Mimar Sinan, efsanesiyle bugünlere uzanan en önemli sanatçılarımızdan da biridir.

1930’lu yıllar, büyük usta Mimar Sinan ile ilgili Türklük tartışmalarına sahne olmuş, bu sebeple de Mimar Sinan’ın mezarı açılarak kafatası alınmıştır. Kafatasının ‘brakisefal’ kriterini taşıyıp taşımadığını belirlemek üzere ölçümü yapılmıştır. Cumhuriyet gazetesinin 05.08.1935 günlü sayısında, birinci sayfadan verilen haber şu şekildedir: “Dahi San’atkâr Mimar Sinan’ın Kafası Mezarından Çıkarıldı. Süleymaniye’de büyük Türk mimarı Sinan’ın mezarında araştırmalar yapılmış, Mimar Sinan’ın kafatası çıkarılmıştır. Koca Mimar’ın kafatası sağlam ve bozulmamış olarak bulunmuştur. Koca dâhinin kafatası üzerinde yapılan tetkikat, büyük Mimar’ın yalnız kültür itibariyle değil, ırk noktasından da Türk olduğunu göstermiştir. Türkler ırk itibariyle Brakisefal, yani yassı yuvarlak kafalıdır. Mimar Sinan’ın kafatasının muayenesinde bu büyük başın da Brakisefal olduğu meydana çıkmıştır. Mimar Sinan’ın kafatası Antropoloji Müzesi’nde muhafaza edilecektir.

Ancak alınan kafatası, bir daha yerine konulmaz. Ne yazık ki büyük usta, halen mezarında başsız halde yatmaktadır. Mimar Sinan’a ait kafatasının aradan geçen yıllar boyunca kimin evinde yahut hangi müzenin mahzeninde kaldığı bilinmemektedir.

Hakan Sökmen ile Yeni Romanı Mimar Sinan’ın Kayıp Kafatası Üzerine Konuştuk

Yazar Hakan Sökmen, ilk kitabı “Tarihin İhtimaller Sahnesi” nin ardından bu kez Mimar Sinan’ın Kayıp Kafatası adlı tarihi polisiye türündeki romanında bu konuyu akıllara getiriyor. Mitolojik öğeler, Süleymaniye-Kudüs-Londra üçgeninde yaşanan heyecanlı olaylarla başarılı bir kurguya imza atmış olan Sökmen, okuru bu gizemli romanıyla İstanbul suriçinde ve Kudüs’te gezintiye çıkarırken aynı zamanda tarihteki bazı olaylarla ilgili soru işaretlerine de cevap bulmaya çalışıyor.

Timaş Yayınları’ndan çıkan roman, tarihten, kültürden, manevi örneklerden çok şey bulacağınız, bazı şeyleri kafanızda sorgulayacağınız, zaman zaman heyecanlanacağınız bu kitabı ve daha fazlasını Hakan Sökmen ile Martı Dergisi için konuştuk.

İlk kitabınız Tarihin İhtimaller Sahnesi’nden sonra bu kez tarihi-polisiye bir romanla çıktınız okurun karşısına. Sizi roman yazmaya, özellikle de Mimar Sinan ile ilgili yazmaya iten ne oldu?

Mimari ve Restorasyon eğitimi aldığım için, Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleriyle ilgili fazlasıyla araştırma yapma imkânım oldu. Yıllar süren bu mesai, Mimar Sinan’ı içselleştirmede ve hikayemi temellendirmemde etkiliydi. Hikayemizin bir diğer kahramanı da Süleymaniye tabii ki… Sürekli ziyaret ettiğim bu özel mekânın halen çözülmeyen sırları olduğunu düşünüyorum. Çözdüğüm sırlarını ise bu kitapta yansıtmak istedim.
Tür olarak sadece tarihi bir roman değil. İçinde kültürel izler ve heyecanlı bir polisiye barındırıyor. Zor olmadı mı bu kadar parçayı birleştirmek? Nelerden yararlandınız?
Kendi ilgi alanlarım tarih ve mimari olduğu için kitabın yazım aşaması bana zorluktan ziyade keyif verdi. Ayrıca polisiye tarzda yazılan romanları ilgiyle takip etmekteyim. Bu nedenle kendi kitabımda, polisiye tarzda yazılan bir kitabın tüm enstrümanlarını kullanmaya çalıştım. Joseph Campbell’ın, “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabı bu türde yazmayı seven yazarlar için bir pusula görevi görür. Ben de yazarken bu yönde ilerlemeye çalıştım ve bu önerilerden oldukça faydalandım.

Kitabın başında karşılaşan Oktay ve Rıfat adlı karakterlerinin isimleri tesadüf mü yoksa ünlü şairimiz Oktay Rıfat ile bilmediğimiz bir bağlantıları var mı?

Garip Akımı’nın kurucu yazarlarını, ayrı ayrı çok severim. Eski İstanbul’u, daha doğrusu sevdiğim İstanbul’u bana en iyi hissettiren yazarlardır. Ben de romanda kendi İstanbul’umu onların tarzında anlatmaya çalıştım. Kitaptaki karakterlerden bağımsız olarak, isimleri seçerken bu ilgimi “Oktay-Rıfat” ile göstermek istedim.
Kitapta Oktay ve Rıfat, yeni tanışan ve kısa sürede dost olan iki iyi arkadaş. Birisi mimar, diğeri edebiyatçı… Aslında iki ayrı disiplinin uyumu gibi, isimlerin fonetik yapısı da bir uyum sağlıyor sanki… Bu nedenle bu isimleri kullanmayı tercih ettim.

İstanbul, Londra ve Kudüs arasında peşi sıra gelişen olaylar var. Kurguyu nasıl yakaladınız? Nelerden esinlendiniz? 

Kurgunun temelinde Mimar Sinan olmasına rağmen hikayemiz geçmişte değil, bugünlerde geçiyor. Bu eserde tarih ve mimarinin yanında dinler tarihinden bugüne yansıyan bir çok bilgi karşımıza çıkacak. Tabii ki konu bu çerçevede genişlerken farklı coğrafyalardaki şehirlerin birbiri ile nasıl bağlandığını ve günümüzde nasıl etkileri olduğunu keşfediyoruz. Ayrıca roman kurgusunu oluştururken, olayların özellikle sevdiğim ve sık ziyaret ettiğim yerlerde geçmesini istedim. Mekânları tasvir ederken daha gerçekçi ve doğal bir etki yarattığını hissediyorum.

Romanın sayfalarını çevirirken kendimi bazen eski Üsküdar’da bazen de Suriçi’nin karmaşasında buldum. Bir de Mimar Sinan’ı okurken, satır aralarında “boğazın dört koruyucusu”nu hissettim. Özellikle de Hz. Yuşa ve Hz. Musa’nın, ardından Hızır Aleyhisselam ile Hz. Musa’nın buluşmaları hikâyelerinde… Okura tüm bu duyguları geçirdiğiniz için kendi adıma çok teşekkür ederim. Bunun bir formulü var mı, bahsedebilir misiniz?

Formül aslında çok açık benim için… Bir hikâye, ne kadar sahici duygular ile sahici mekânlarda geçerse karşı taraftaki etkisi o kadar fazla oluyor sanırım. Bu romanı yazarken hikâyenin içinde sokak sokak gezdiğimi hissediyordum. Bir kovalama sahnesinde sanki takip ediliyormuşum gibi korku hissi ile kalp atışlarım hızlanır. Bazense manevi huzurun sessizliğinde kaybolurum. Değerli okurların bu duyguları benimle birlikte yaşıyor olması en güzel ödül benim için…

Kitabın ana karakteri Oktay, üniversite hocası olan Bülent Bey’in yardımlarıyla ipuçlarını, tarihi, mimariyi ve geçmişi kurcalayarak sürükleyici bir maceraya atılıyor. Oktay karakteri hayal ürünü mü, gerçek yaşamda karakterleriniz için esinlendiğiniz kişi ya da kişiler var mı?

Öncelikle Bülent Hoca, Profesör ve Gökhan Gürkan, tanıdığım ve gerçek hayattan esinlendiğim karakterler oldu. Oktay içinse ayrı bir parantez açmak isterim. O, tanıdığım bir çok karekterin ortak birleşimi oldu. Sıradan bir hayatı olan karakterimiz, atıldığı macera ile kabuk değiştiriyor ve yeni bir hayata başlıyor. Değerli okuyucuların da kendisinden bir parça bulacağını düşünüyorum. Hayat da böyle değil midir? Karakterimizi belirleyen ve kabuğumuzu değiştiren şeyler, yaşadığımız acı tatlı duygulardır. Tam bu noktada kitaptaki bir bölümü sizinle paylaşmak isterim…

“Ruhumuzda asla silinmeyecek, ölüme benzer bir yara izi açılmışsa işte o zaman zıtlıklar harekete geçer ve doğa seni dengelemek için güzellikleri fark etmeni sağlar. Yarı acı yarı tatlı bir duygunun ortasında hayat anlam kazanmaya başlar. En büyük acılar sonrası, gördüğümüz şefkat karşısında boğazımız düğümlenir. Çünkü o güzellik mutluluğun ne denli zor ve istisnai bir şey olduğunu hatırlatır bize. Ve ancak acı ile tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler.”

Kitabı henüz okumayanlar için çok fazla “spoiler” vermek istemesem de sormadan da duramıyorum. “İnsan bazı sırlarını sadece dostlarına anlatır, bazı sırlarını ise sadece kendine… Ve insanın bazı sırları da vardır ki kendisine bile anlatamaz…”  Bu cümle üzerinde çokça düşündüğüm cümlelerinizden biri oldu romanda. Siz, kendinizi Oktay yerine koysanız, böyle gizemli bir maceranın içerisine girer miydiniz?

Evet, bu cümle insanoğlunun karanlık taraflarını yüzüne vuruyor aslında. Sırları olmayan hiç kimse yoktur sanırım bu hayatta. Ama her sır açığa çıkmak zorunda da değildir. Oktay’ın da başına gelenler gibi sırlar, açığa çıkmak için kendi zamanını bekler… Oktay’ın başına gelenler benim başıma gelse, kesinlikle tereddüt etmeden o maceraya atılırdım.

Boş vakitlerimde mümkün olduğunca sur içi İstanbul’u gezmeye çalışırım. Nerede bir dehliz, nerede boş bir virane, nerede bir ıssız sokak görsem hiç düşünmeden adımlarım beni oraya çeker. Karanlık koridorların, sembollerin izini sürerim. Yani kendi maceramın peşinden koşmaya devam ediyorum.

Bu romanın devamı türünde yeni bir çalışma olacak mı? Yeni projelerden de kısaca bahsedebilir misiniz?

Şu an yarısına geldiğim, semboller ve gizli örgütlerle dolu bir polisiye kitap çalışmam daha var. Bu defa kahramanımız bir arkeolog ve İstanbul’dan Konstantinopolis’e uzanan bir maceraya atılıyor. Hristiyan ikonografisi üzerinden ilerleyecek bir serüven yakında değerli okuyucuları ile buluşacak…

Bu keyifli söyleşi için kendim ve Martı dergisi adına çok teşekkür ederim. Okurunuzun bol, başarılarınızın daim olması dileğiyle…

Yer verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim. Tüm Martı okurlarına sevgiler.

Röportaj: Zeynep Kıyak

Önceki İçerikYaren Ol Kendine
Sonraki İçerikSeydi Murat Koç ile Özel Söyleşi
1981 İstanbul doğumlu, İstanbul aşığı olan bir İstanbullu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Halka İlişkiler ve Reklamcılık Lisans, Marmara Üniversitesi Medya Ekonomisi Yüksek Lisans mezunu. Editörlük ve kurumsal iletişim alanlarında üç yıl çalıştıktan sonra, insan kaynaklarına yöneldi, 12 yıldır profesyonel anlamda bu alanda çalışıyor. Çok klişe olacak belki ama “Çocukluğundan beri yazıyor” Ortaokul ve lise yıllarında yazıyla ilgili tüm il düzeyi yarışmalarda önemli dereceler kazandı. Üniversitede TÜHİD’in düzenlediği sosyal sorumluluk temalı yarışmada ekip arkadaşlarıyla “Genç İletişimciler” dalında Altın Pusula ödülünü aldı. Yazmayı bırakmadı. Sabah, Akşam gibi gazetelerde belirli dönemlerde yazıları; Kariyer.net’in blog sayfasında makaleleri yayımlandı. 2011’de Yasemin Sungur ile yolları kesiştiğinden beri Martı’da “Alternatif İK Sözlüğü”nü hazırlıyor. Bunun yanı sıra gündemle ilgili haber yazıları, röportajlar, farklı yazı dizileri üzerine yazmaya devam ediyor. MARTIDAŞ olmayı çok seviyor. Yeni projesi için yakında harekete geçecek ve bu yüzden çok heyecanlı…