Esaretin Bedeli Üzerine

Belki de gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri ‘Esaretin Bedeli (Shawshank Redemption).’ 7 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, defalarca seyredebileceğiniz ve farklı mesajlar alabileceğiniz bir film.

Sadece erkeklerin rol aldığı ve bir hapishane geçen bir filmin (Esaretin Bedeli) beni bu kadar etkileyeceğini düşünmezdim hiçbir zaman. Sanırım filmin en çarpıcı yönü kendimizi de dönem dönem hapsedilmiş veya kısıtlanmış hissetmemizle kurduğu ilişki. Üç kere Oscar’a aday gösterilmiş Frank Darabont’un filme kattığı müthiş atmosfer, müzikler ve akıcılık seyri mükemmel hale getiriyor elbette. Yeşil Yol (The Green Mile) ve Majestik gibi muhteşem filmlere imza atmış Frank Darabont, Stephen King’in kısa hiyakesini beyaz perdeye aktarmış.

Başrol oyuncuların da katkılarını unutmamak lazım.
2005 yılında Oscar kazanmış 1958 doğumlu Tim Robbins’I, her ne kadar Top Gun da rol aldıysa da onu1988 yapımı Boğa Durham ve 1990 yapımı Cadillac Man filmleri ile hatırlıyoruz.  Diğer bir Oscar’lı oyuncu Morgan Freeman. Tim Robbins’den bir yıl önce bu ödüle layık olan oyuncuyu bizim nesil, ikinci defa Oscar’a aday gösterildiği Driving Miss Daisy’den anımsıyoruz.

Gelelim filmin hikayesine:
Andy (Tim Robbins) kendisini aldatan eşini ve eşinin sevgilisini öldürmek suçu ile müebbet hapse mahkum olmuştur. Bankacı olan Andy bu cinayetleri işlemediğine emindir. Shawshank hapishanesinde genç yaşta suç işleyen ve pişmanlık yaşayan Red (Morgan Freeman) ile tanışır.

Red, Andy’i tanıdıktan sonra der ki: “Sanki parkta gezinti yapan, üzerinde görünmez bir kalkan olan biri…”

Tüm haksızlıklara ve zor şartlara rağmen kendini bunların dışında tutabilen biridir Andy… İlk iki senesi kabus gibi sıkıntılarla geçer ama Andy tüm bunlarla mücadele eder, kavga eder, dayak yer ama yıkılmaz. Ta ki bir gün hapishanenin en zorlu gardiyanlarından birinin vergi borçlarına yardım etmeyi teklif eder; gardiyan onu binadan aşağı atacakken, gardiyanı ikna eder ve karşılığında arkadaşları için kişi başına üç bira ister. Kendisi bira içmez, yüzünde sadece bir gülümseme vardır. Andy kendini özgür ve normal hissetmiştir.

Andy kendini iyi hissetmek için sevdiği arkadaşlarına bir şeyler vermeye çalıştı.

Andy gardiyanı ikna ederken önce gardiyanı şaşırttı ve ona “ne kazanacağını” başta söyledikten sonra ona nasıl olacağını anlattı.

Andy daha sonra yayılan şöhreti nedeniyle kütüphaneye gönderilir. Buranın durumu iş açıcı olmadığından, dışarıdan yardım için hafta bir mektup yollamaya başlar, hiç cevap gelmez ama Andy mektuplara devam eder. Tam altı yıl sonra kutular dolusu kitap ve bir miktar maddi destek gelir ve mektupların kesilmesi istenir.

Andy, haftada 2 mektup yazmaya başlar. Ta ki, eyaletin en iyi kütüphanesini kurmaya yetecek kadar yardım toplayana kadar.

Andy hedeflerinin ve hayallerinin peşinden kararlı bir şekilde koşmaya devam eder ve elde edilen başarılardan sonra yeni hedefler koyarak ilerlemeye devam eder.

Filmin diğer bir karakteri ise hayatının elli senesi hapishanede geçiren Brooks. Ceza süresi bitince kendine öldürmeye kalkar. Çünkü hapishane hayatına çok alışmış ve benimsemiştir ve hiç bilmediği özgür hayattan korkmaktadır.

Brooks hiç bir şekilde kendini geliştirmeden, mevcut ortam ve koşullara uyum sağladığı için bu hayatın dışına çıkamamıştır, başka bir alternatif hayal etmemiş ve mevcut koşulları saklamaya çalışmıştır.

Red, Andy’nin gözündeki ışığı görüp onun için endişelenmeye başlar ve der ki “Umut çok tehlikelidir… insanı çılgınlığa götürebilir.”

Andy aksine umudunu hiç kaybetmemiştir. Umut ve hayallerimiz bizi ayakta tutar ve hayatımıza anlar katar. Hayallerimiz için elle tutulur çalışmaları yapar ve sabırlı olursa hayallerinin gerçekleşeceğine inanır ve bunu tam yirmi sene sonra başarır.

Bu filmi seyretmenizi öneriyorum. Kendinizi hazırlayın, sabır ve çabanın neler yaptırdığını görün.

Deniz Öztaş

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerik“Gelecek Planımda Bir Sürü Konser Var”
Sonraki İçerikDağların Çağrısına Kulak Verin
Deniz Öztaş
TED Ankara Koleji, ODTÜ Makine ve ODTÜ İşletme Yüksek Lisansı ile 18 senelik eğitim hayatında öğrendiklerini 2006 sonrasında unutma sürecine girip, yeniden öğrenmeyi seçti, yeniden bir yolculuğa başladı. Bir nefeslik mola verilen durakta kendini öğrendiklerini uygulama ve paylaşmak amacıyla araştırmaya ve yazmaya başladı… Önce insanoğlunun hayatında önemli bir yeri olan bilinçaltını inceledi. Daha sonra bireylerin de ötesinde onları derinden yönlendiren kolektif bilinçaltına merak sardı… 2014 yılında Bilgi Üniversitesi İşletme Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak dersi vermeye başladı. 2011 yılında tanıştığı Psikolog Bert Hellinger’in çalışması Aile ve Organizasyon Sistemi Terapisi konusunda eğitimleri Svagito Liebermeister ve Ralph Willmann‘dan aldı. Hem şirketlere hem de bireylere uygulanabilen Aile ve Organizasyon Sisteminin Uygulayıcısı olarak çalışmaya devam ediyor. Yasemin Sungur ile tanıştığı 2010 yılından beri ondan aldığı ilhamla MARTIDAŞ Öztaş olarak yazılarını paylaşmaya devam ediyor. Gezmeyi, kitap okumayı ve film seyretmeyi çok seviyor.