Düşündüren Ucube

Siz hiç şu son aylardaki kadar ucube kelimesi duydunuz mu, kullandınız mı?

Ucube hakkında çok şey söylendi ama Martı gibi kimse işi modern sanat açısından ele almadı.

Geçen ayki yazımı okuyanlar hatırlayacaktır: “Sanatın bir manzarayı ya da nesneyi kusursuz ve en iyi şekilde taklit etmek olduğunu düşünüyorsanız Modern Sanat sizi hayal kırıklığına uğratabilir” demiştim. Öyle ki son günlerde ülkenin gündeminde fazlasıyla yer alan ve hararetli tartışmalara sebep olan “Ucube” tartışmaları bir bakıma beni haklı çıkardı. “İnsanlık Anıtı”nı ideal sanat anlayışıyla örtüştüremeyip yersiz eleştirileriyle eseri yerden yere vuran kişileri izledikçe ülkemizde Modern Sanat’ın kendini kabul ettirmesi için daha uzun yıllar geçmesi gerektiğini düşünmeden edemiyorum. Sonuç olarak günlerdir gazete ve televizyondan takip ettiğim bu tartışmalar geçen ay ki umut dolu sözlerim konusunda beni yalancı çıkardı.

Sanatın en önemli işlevlerinden biri, yaratılan objeler vasıtasıyla oluşturulan iletişim kanalıyla insanları düşünmeye teşvik etmektir. Sanat eseri olarak sunulan herhangi bir sırdan nesne örneğin bu bir mandal olabilir, kimi zaman bir şişe ya da pisuar, sizleri o anda bulunduğunuz düşünsel ve fiziksel uzamdan alıp bağlı olduğu konu doğrultusunda daha önce hiç düşünmediğiniz konular hakkında düşünmeye teşvik edebilir. Mesela Mehmet Aksoy insana benzeyen iki figür yerine yüzü, gözü, ağzı, burnu, kolları ve bacakları olan devasa iki insan heykelini tasarlamış olsaydı insanlığı açık bir şekilde olduğu gibi anlatacaktı; düşünme konusunda kolaya kaçan insanlar ise heykele bakıp kendi varlığını doğrudan hatırlatırken asıl anlamı göz ardı edilecekler ya da insan heykeli deyip geçeceklerdi.

Sanatsal Beyin Fırtınası

Peki günümüzde sanat neden dolaylı anlatımı tercih ediyor?

Ya da Mehmet Aksoy neden insanı bu şekilde tasvir etmeyi tercih etti?

Sanatın bu dolaylı anlatımı daha felsefi olmasıyla doğru orantılı bir şekilde geliştiğini düşünmek yanlış olmaz. Aydınlanma dönemi sanatçıları zamanın ruhunun gerektirdiği değişim sonucunda mimetik sanat anlayışının dışına çıkarak sanatçının kendi bakış açısıyla hareket ettiği bir dönemi başlatmıştı. Sanatçılar yarattıkları eserlerinde hayal güçlerini de ekleyerek sanatseverlerin hazıra alışık beyinlerini sanat üzerine düşünmek için hareketlendirmişti. Sanatçıyla birlikte sanatseverler de bu sanatsal beyin fırtınasında aktif kişiler haline gelmeye başladı. Böylece sanatçının ilham aldığını konunun ötesinde sanatçı dışındaki insanların da eserler hakkındaki yorumları önemli bir nitelik kazanmıştır. Hatta bu dolaylı anlatımla sanat belki hiç dile getirilmeyen konular üzerine insanların düşünmesine yardımcı olmuştu. Böylece sanat eleştirel yönüyle politik olanın da alanına sızmaya başladı. Mehmet Aksoy eseri  hakkında “Ben orada bir insanın ortadan ikiye bölünmüş ve karşı karşıya konulmuş halini tasvir ettim. O parçalar tekrar birleştiğinde kendisi olacak. Onu anlatmaya çalışıyorum. Yapılmayan kısımda da bir göz var, ilahi bir göz. Göz de savaşları anlatıyor. Gözden akan bir gözyaşı olacaktı. Bunlar yok şimdilik.” açıklamasını yaparken insanın varlığının ötesine geçerek politik konumu, toplumdaki yeri, fikirsel ayrılıkları bir bütün halinde anlatmaya çalışıyordu. İnsanlık anıtı insanları yeniden bir bütün olmaya, savaşa gerek kalmadan insan olmaya çağırıyordu…

Her Yapıt Yaratıldığı Dönemin Şartlarıyla Şekillenir

Peki bu durum sadece plastik sanatlar için mi geçerli? Tabii değil. İçinde yaşadığımız toplum hatta dünya teknolojik gelişmeler sonucunda karmaşık bir yapı haline geldikçe algılarımız gün geçtikçe artan bir şekilde imgelere, görüntülere ve seslere maruz kaldıkça sanat anlayışımızın da görünenin, duyulanın ve hissedilenin ötesine geçen bir kapı arayışı içinde olduğunu düşünüyorum. Okuduğum bir kitapta ambient müziğin sanat olamayacağı konusundaki eleştirilere yazar “Mozart yaşarken ambulans sireni olsaydı her şey çok daha farklı olabilirdi” şeklinde cevap veriyordu. Modern toplum insanlarıyla eski dönemlerde yaşayan insanların estetik anlayışının farklılaştığı alenen ortada hatta böyle olması sanatın değişen dünyaya ayak uydurması için gerekli olan bir durum, olmazsa olmaz. . Öyle ki her yapıt yaratıldığı dönemin şartlarıyla şekillenir ve dönemin ruhu ile beslenir. Benim en çok eleştirdiğim konu ise, geleneksel sanat anlayışını körü körüne eskiden olduğu gibi devam ettirmeye çalışan ve hayatında hiçbir zaman sarayda yaşayamayacağı halde saray müziği yapmaya çalışan insanların günümüzdeki farklı müzik tarzlarının gürültüden öteye gidemediği konusunda eleştirmesi. Bu bir bakıma “ucube” tartışmasının müzikteki kılık değiştirmiş hali oluyor. Alışılmışın dışında olan bizden değildir; şaşılacak kadar çirkindir.

Teknolojinin yönlendirdiği sürekli değişen dünyada her gün farklı seslere, görüntülere ve imgelere maruz kalıyoruz. Hayatlarımız karmaşık bir hal aldıkça sanat anlayışımız da ona paralel bir şekilde değişiyor. Önceden kusursuz yapılmış bir manzara resmi ya da aslan heykeli karşısında hayranlığımızı gizleyemezken bu gün bu tarz eserlerin sadece estetik güzelliğin ötesinde bize bir şey vermemesi aksine modern sanat eserlerinin felsefi anlamda bize sonsuz bir evren sunması günümüz sanatına ilgiyi arttırıyor. Yani ucubeler bizleri düşündüren eserler olduğu için değer kazanıyor. Öyle ki insanı andıran bir heykel, soyut bir resim karşında uzunca bir süre durup düşünerek ya da ona bir anlam vermeye çalışarak sanatı yorumlayabiliyoruz ve sanata dahil olabiliyoruz. Bizlerden farklı olarak, sanatın bir felsefe ya da düşün işi olduğundan şüphe duyan kişiler yorumlamaktan kaçmanın yanı sıra gördüğü ya da dinlediği eserler alışık olduğu sanat anlayışıyla örtüşmeyince eserlere hak etmediği sıfatlar atfederken aslında kendi sığ ve kapalı sanat anlayışlarını ele vermekten öteye gidemiyorlar. Sonuç olarak dünya ve ona paralel olarak sanat değişirken insanların büyük çoğunluğu yerinde saymaya devam ediyor…

Demet Ergin


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: