Daha İyi Bir Dünyaya Duyulan Özlem

Danimarkalı yönetmen Susanne Bier’in Oscarlı filmi “Daha İyi Bir Dünyada”, arzu ettiğimiz dünyanın kurulmasında bireysel çabaların payına da dikkat çekiyor.

Hepimizin ortak umudu değil midir daha iyi bir dünya kurulması, daha huzurlu ve mutlu bir toplumsal yaşamın yaratılması?

Bu umut her ne kadar ortak gibi görünse de, buna ulaşmanın ne kadar zor olduğunu iyi sanat eserleri hatırlatabiliyor bazen, tıpkı kuzeyden gelip etkisini tüm dünyaya yaymayı başaran “Daha İyi Bir Dünyada” (In a Better World) filminin yaptığı gibi. Geçtiğimiz aylarda En İyi Yabancı Film dalında Oscar ve Altın Küre ödüllerine lâyık görülen bu önemli film, İstanbul Film Festivali’nin hemen ardından seyirciyle buluştu.

İkilikler Arasında Sıkışmış Olan İnsanlık

Gücünü öncelikle dengeleri iyi kurulmuş senaryosundan alan film, daha iyi bir dünya üzerine söyleyeceklerini, temelde iki ayrı dünyayı yan yana getirmek suretiyle ifade ediyor. Söz konusu iki dünya, Avrupa (Danimarka) ve Afrika’dır. Ancak film, “iki ayrı dünya” yaklaşımını coğrafi unsurun çok ötesine taşıyarak kendisine sağlam bir mesaj ve öyküleme zemini hazırlıyor: Film boyunca, gelişmişlik-az gelişmişlik, huzurlu ülkeler-savaş halindeki ülkeler, bireysel çabalar-toplumsal olaylar, affetmek-intikam almak, şiddeti kullanmak-şiddetten uzak durmak gibi ikilikler içinde yuvarlanıyoruz, ana izlekten hiç kopmadan. Bir bakıma “iyilerin” ve “kötülerin” çatışmasıdır bu, ama asla soyut bir iyi-kötü ayrımına düşmeyen, iyilik ve kötülüğün bilinçle seçilmiş davranışlardan geçtiğini hatırlatan bir çatışma.

Bu ikilikleri yaşayan ve bizlere de hissettiren karakterler ise temelde iki ailenin bireyleri: Bir yanda, Afrika’daki kamplarda sağlık hizmeti veren doktor Anton, ayrılmanın eşiğindeki karısı Marianne ve okulda sürekli hırpalanan çocukları Elias; diğer yanda ise, İngiltere’den Danimarka’ya gelen Claus ile, annesinin ölümünden dolayı hayata (ve babasına) öfke duyan oğlu Christian.

Kişisel Adalet Arayışı Ve İntikam Duygusu

Elias ve Christian’ın dostluklarının başlamasına, okulda yaşadıkları bir şiddet olayı vesile olur. Elias ile sürekli dalga geçip hırpalayan ve bu tavırlarını Christian’a da yansıtan bir çocuğa, sakin görünümlü Christian ciddi bir şiddet uygulayarak karşılık verir ve çocuğu bir tehdit faktörü olmaktan çıkartır. İlk anda belki seyirciyi de rahatlatan ve “adalet yerini buldu” duygusu yaratan bu basit intikam eylemi, hem filmin ana temasının bireysel düzeydeki bir örneği, hem de şiddet sarmalının nasıl gelişip büyüyeceğinin habercisidir. (Bu arada filmin orijinal adının -Haeven- intikam anlamına geldiğini de hatırlatalım.)

Şiddete maruz kalmayı şiddetle çözen Christian ve Elias artık daha huzurludurlar. Yaptıklarının doğruluğu konusunda ise şüphe duymazlar. Ancak, Christian’ın uyguladığı yöntemin bir adım ötesi, yeni olaylarda, yeniden ve belki de daha fazla şiddet uygulamaktır. Nitekim Christian, yine seyircinin de içten içe arzulayabileceği başka bir intikamın peşine düşer. Bu kez intikam alınacak kişi, Elias’ın babasına kötü davranan bir işçidir. Anton’u çocuklarının önünde tokatlayan ve hakaret eden bu adamdan intikam alınması konusunda Elias da hemen ikna olur. Şiddet sarmalının hızla tırmanabileceğine işaret eden Under the guidance of the Red School”s. bu intikam girişimi, masum insanların ve Elias’ın ölümüne dek uzanabilecek trajik bir sonun kıyısından döner. Bu sekans, filmin çocuk kahramanlarının (ve seyircinin) daha iyi bir dünya kurmanın yolu yordamı hakkındaki görüşlerini gözden geçirmesi yönünde bir tokat etkisi yapar.

Açlık, Sefalet Ve Şiddetin Kol Gezdiği Bir Bölge

Uygar dünyada tüm bunlar olup biterken, Anton’un dönem dönem Afrika’daki kamplarda görev yaptığını görürüz. Acımasız katillerin cirit attığı, silahlardan başka bir şeyin konuşmadığı, açlığın ve her türlü çatışmanın pençesindeki bir bölgede Anton, acı içindeki yaralı insanlara sağlık hizmeti vermeye çabalamakta ve sayısız sorunla boğuşmaktadır. Huzurlu olduğu varsayılan uygarlığın mikro-kosmosundaki şiddet, burada neredeyse rutin bir hayat gerçekliği olarak karşısındadır Anton’un ve hepimizin. İç savaşların acısını çeken yüzlerce insana acımasızca zulüm uygulayanlar ise yine bu bölgenin insanlarıdır.

Anton, meslek yeminine bağlı kalarak, tedavi ettiği insanlara acı çektiren bir katilin de tedavisini yapar bir süre. Ancak bu ikiliğin, zalime yardımcı olmakla meslek yeminine bağlı kalmak çelişkisinin altından kalkmak kolay değildir. Kendi ülkesinde, şiddet sarmalından net bir tavırla uzak durmaya çalışan Anton, şiddetin başrol oynadığı bu dünyada an gelecek şiddeti yaratan bir insana karşı tavrını koymaktan çekinmeyecektir. Artık bu basit bir intikam değil, şiddetin toplumsallığı, aleniliği ve derinliği karşısında dayanılmaz bir karşı duruş, kendince bir başkaldırıştır. Anton, derin insani acılara ve katliamlara şahit olmuş biri olarak, en azından kendi hayatında şiddete teslim olmayacak ve çocuklarının da bu bilince adım atmalarına katkı sağlayacaktır.

Bireysel İle Toplumsal Olguların Birlikteliği

Film boyunca, uygarlık ile ilkellik, affetmek ile intikam, adalet ile şiddet sürekli kafamızda yan yana gelir ve sorulara dönüşür. Filmin temel başarısı, bu kavramlar arasındaki ilişkilerin ve geçişlerin başarıyla kurulmuş olmasıdır. Bireysel olgular ile toplumsal olguların ayrımını da, kişisel çaba ve hayata bakış açısının daha iyi bir dünya kurmadaki önemini de aynı anda hissederiz.

Filmler dünyayı değiştirmez, ama daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Daha iyi bir dünyanın yolu insanların doğru ve bilinçli tavırlarından geçiyorsa eğer, bu filmin de, daha iyi insan olmanın önemini hatırlatmak bakımından zihinsel bir destek verdiğini söyleyebiliriz. Bu desteği alıp almamakta ise hepimiz özgürüz!

Meriç Renkver

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: