Aşk ve Tutku Üzerine Derin Bir Film

“Aşk Üzerine Kısa Bir Film” zamana direnen duyarlılığı ve Kieslowski’nin aşka ve tutkuya getirdiği özgün bakış açısıyla tarihindeki yerini çoktan aldı
Sinemada en çok işlenen temalardan birinin “aşk” (ve tutku) olduğu malum. Fakat öyle filmler vardır ki, insana “demek ki aşk üzerine hâlâ değişik bir şeyler yapmak mümkünmüş” dedirtir. İşte bu filmlerden biri de, Kieslowski’nin “Aşk Üzerine Kısa Bir Film” adlı eseri. 1988 yılında çekilen filmin, aradan geçen bunca zamana rağmen gücünü ve değerini koruduğunu, aşk/tutku üzerine yapılmış en etkileyici birkaç filmden biri olarak sinema tarihinde çoktan önemli bir yer edindiğini söyleyebiliriz.

Tutkunun O Karanlık Nesnesi

Posta dağıtıcısı genç Tomek’in toplumdan izole ve rutin yaşamına renk katan tek unsur, karşı binada oturan, penceresinden evini görebildiği, olgun ve çekici kadın Magda’dır. Magda’yı sokakta gizlice takip eden, onunla postanede karşılaşmak veya evine kadar gidebilmek için düzmece kuryeler hazırlayan Tomek’in ilgisi giderek önüne geçilmez bir tutkuya dönüşür. Ve geceleri, evindeki küçük bir teleskopla, peşinden bilinçsizce sürüklendiği bu kadının yaşamına daha çok girmeye, mahrem anlarını, evine gelen erkeklerle olan duygusal ilişkilerini uzaktan izlemeye başlar.

Kendine özgü gizemi, çekiciliği, şefkati ve buğulu görünümüyle Magda, tarihsel olarak Maria Magdalena’nın temsil ettiği bir kadın kimliğinin adeta günümüzdeki temsilcisidir. Magda’nın uzaktan sergilediği güzellik kadar, evinin loş odaları, yaşadığı buluşmalar ve gizemli yaşamı da Tomek’in tutkusunun karanlık nesnesinin tamamlayıcı birer parçası olur günler geçtikçe. Magda’nın hayatını bir süre biz de Tomek gibi izleriz, dışarıdan, uzaktan, sessizce. Ama öyle usta işi mizansenlerdir ki bunlar, Magda’nın yalnızlık ve mutsuzluğunu film boyunca yakından duyumsarız içimizde.

Gün gelir, uzaktan izlemekle yetinmez Tomek. Az rastlanan bir cesaretle, önce isimsiz telefonlarla müdahale etmeye çalışır kadının hayatına, daha sonra ise kapısına giderek, tüm utangaçlığıyla bizzat itiraf eder ilgisini. Ve o günden itibaren, sessiz, benzersiz, iç dünyaların konuştuğu bir diyalog ve yakınlık oluşur aralarında. İlk bakışta farklı dünyaların insanı gibi görünen bu iki özel kişi arasında, aşk/tutku ve yalnızlık sözkonusu olduğunda belki de kocaman ortak bir paylaşım alanı olduğunu hissederiz, o karanlık geceler boyunca yaşanan karşılaşmalarda. Magda’nın Tomek’e bir gece fiziksel yakınlık göstermesi ile yoğunlaşan bu paylaşım, ancak daha büyük içsel fırtınalarla dengelenecek bir noktaya doğru hızla ilerler o andan itibaren.

Aşkta Her Şey Mümkün Mü?

Toplumsal normlar açısından bakıldığında, bir tür yasak aşktır bu. Ancak, başlangıçta imkansız gibi görünen bir yakınlaşmanın, yalnızlık, mutsuzluk, tutku ve arzu sözkonusu olduğunda mümkün hale gelebileceğini hissederiz bir noktadan sonra. Bu yönüyle, radikal bir söyleme doğru gider filmin izleği. Artık yasak değil, meşru ve anlaşılan bir paylaşım ihtiyacıdır bu, tutkudur, arzudur ama sonuç olarak bir tür aşktır. Böyle derin bir tutkunun yolunun ölümle (belki acıyla demek daha doğru) kesişmesi kaçınılmazdır belki. Ama bu imkansızlık durumu, başka büyük bir acı (bir bedel) sayesinde aşılabilir mi, dönüşebilir mi, yaşanabilir mi acaba?

Ve filmin sonundaki müthiş sahne, sinemanın yarattığı en güzel mizansenlerden biri olarak damgasını vurur görsel belleğimize ve kalplerimize. Magda geçer bu kez Tomek’in baktığı o teleskobun arkasına ve kendisine bakar, kendi evine, kendi dünyasına, kendi hüzünlerine. Kendini izler zihninde, Tomek tarafından izlendiği anları hatırlar kısa ama çarpıcı birkaç planla. Kendine dışarıdan bakmanın dayanılmaz sarsıntısını yaşar. Adeta ruhuna tanıklık eder. Bir kadının yalnızlığını ve iç dünyasını bundan daha etkili anlatan bir sahne var mıdır acaba sinema tarihinde?

Tarihsel Kavramları Güncellemek

Filmin çıkış noktası, Musevilik’teki ünlü “On Emir”dir. Kieslowski’nin emirlerden ikisi üzerine o yıl yaptığı iki film (diğeri “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film”), sözkonusu dini/tarihsel çıkış noktasının çok ötesine geçer, onları günümüze taşır ve adeta insan gerçekliğiyle yeniden tanımlar. İnsan ruhunun derinliklerini, Polonya’nın solgun renklerle bezeli toplumsal ve kentsel dekoru önüne taşıyan bu filmler, bir sanat olayı olarak büyük ilgi çeker o dönemde. Kieslowski, “On Emir” üzerine kurulu ünlü derlemesi “Dekalog”u ise, televizyona yönelik bir dizi olarak iki yıl sonra tamamlayacaktır. 

Magda rolündeki Grazyna Szapolowska ve Tomek rolündeki Olaf Lubaszenko’nun, yalın ama tutkunun ve yalnızlığın ağırlığını içten içe hissettiren performansları, filmin has bir sanat yapıtı düzeyine ulaşmasında önemli bir paya sahip. Filmi izledikten sonra özellikle kadınların, kendilerine dışarıdan bakmanın hüznünü iliklerine kadar duyumsayacaklarını söyleyebilirim. Aşk üzerine kısa ama bu derin filmi görmüş olsanız bile, duygu/tutku haritanızı tazelemeniz açısından bir kez daha izlemenizde hiçbir sakınca yok.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: