Yolcu Yolunda

0

İbni Sina’nın hayatını anlatan bir kitap okudum. Yazarı Yasemin Bülbül. Bilgi açlığı ve merak denen iki mevhum var, peşinden yüreğinle gidersen olman gereken yolda oluyorsun. Her insan dünyaya bir cevherle geliyor. Hepimiz özümüzde bir inci tanesi saklıyoruz. Kimimiz bilmeden, aramadan, bulmadan, kimimiz de merakla, istekle, inançla peşinden giderek yürüyoruz yolda.

“Vay canına!” dedim her bir satırda. Böyle azimli ve öğrenmeye iştahlı bir insan olamadığım için biraz da içerleyerek. Aklıma Muhyittin Şekür’ün sözü geldi ve İbn-i Sina’yı herhalde en güzel bu söz anlatabilirdi: “Bazı insanlar şifa gibidir. Allah şifamızı versin.” Şifanın ana kaynağı bir insanın her konunun hakkını verebilecek kadar öğrenmeye meraklı olmasıydı. Bu meraklı alimin hayatını okurken, meraka iştahlandım.  Gerçek hayat hikayelerinin insanı açan, kendi alemine keşfe çıkartan bir tarafı var.  En büyük merak ise insanın potansiyellerini ortaya çıkarmak üzere olmalı. Potansiyelleri ortaya çıkarmak için de bazen cesarete ihtiyacımız var.

“Tanrım, değiştirebileceğim şeyleri değiştirebilmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenebilmek için sabır ve her ikisini birbirine ayırabilmek için de akıl ver.” Bu duayı çok severim. Değiştirebileceğim şeyleri göremediğimde ve gördüğümde de o cesareti kendimde bulamadığımda misafir ederim kalbime. Cesaret ve isteyerek, inanarak yapılan her şey başarı olarak geri dönüyor. Bunu bilgelerin, yol almışların, potansiyelini ortaya çıkarmış olan insanların hikayelerinde görüyorum.

İbni Sina’ya Tanrı bir görev vermiş ve bir de yol haritası çizmiş sanki. Akıl ve yürek kapılarını çalışarak, sezerek ve inançla açmış. Gayret etmek kelimesinin anlamını onun hayatının içinde gezinirken anladım. Bugün yaşasaydı ve ona sorsaydık, “Hiç yorulmadın mı, bıkmadın mı bilginin peşinden koşmaktan?” diye. “Yorgunluk mu? Keşke biraz daha ömrüm olsaydı da daha çok öğrenebilseydim. Ne yaptıysam aşk ile yaptım” derdi ve Farabi’nin o sözüyle yanıt verirdi bize: “Mutluluk, en mükemmel olanın bilgisine ulaşmaktır.”

En mükemmelin bilgisine ulaşmak için ne yollar aşmış. Kendisine sunulan imkanlar bir tarafa, o hep okumayı, öğrenmeyi ve keşfi seçmiş bir bilgi avcısı olmayı seçmiş.  “Dile benden ne dilersen” diye soran padişaha “Saraydaki kütüphaneden yararlanmak isterim” diyen bir aşığın hikayesinin içinde görüyoruz hayatta başka aşkların da olduğunu. Bir sevdaya gönül vermenin ne demek olduğunu satırların arasında şaşkınlık ve hayranlıkla gezerken anlıyor insan.

Onun İbni Sina olmasının en önemli sebeplerinden biri de babası olmuş. Ebu Ali el Abdullah, oğlunun okumaya, öğrenmeye, araştırmaya olan merakını keşfetmemiş ve bu konuda elinden geleni yapmamış olsaydı ne olurdu acaba?

Bir baba düşünün, evladının öğrenme merakına maddi, manevi tüm gücüyle hizmet eden. Henüz bir çocukken, ilgi alanlarını keşfeden ve kendi istediği gibi değil de evladının kendisi gibi olmasını isteyen. Felsefe öğrenmek istiyor, felsefe öğretmenini alıp eve getiriyor. Matematik, kimya diyor, derhal o konuda uzman öğretmenleri buluyor ve misafir ediyor.  Çocuğunun merakını özverisiyle besleyen bir baba. Evladının açlığını dindirmek için eve sadece ekmek getirmiyor, kitap ve öğretmen de getiriyor.

Kitabı okurken bizleri düşündüm. Biz de çocuktuk, bugün çocuklarımızın durduğu yerde. Neye sevdalı olduğumuz değil de neyi ne kadar başarıyla yaptığımız, aldığımız notlar, okul başarımız, öğretmen bizden memnun mu, yan komşunun çocuğundan daha başarılı mıyız? Daha çok bu konularla ilgilenmiş ebeveynlerle büyüdük. Elbette onlar da gördüklerini ve sistemin onlara sunduklarını uyguladılar. Belki bu konuda bilgilenebilselerdi daha üretken olabilir miydik, ya da öğrenmeye daha meraklı?  Bugünkü sistem de aynı şeyleri sunuyor. Aslında çok büyük bir farklılık yok. Aynı telaşlar yaşanıyor fakat daha modern bir şekle bürünmüş. Aileler daha modern ve çocuklarıyla daha ilgili gibi görünüyorlar. Çocuklarının geleceği için anne ve babalar daha fazla koşturuyor, hatta neredeyse onlarla birlikte okulda saatlerini geçiren anneler de var. Ancak, daha çok kendi yapamadıklarımızı yapabilmeleri için koşturuyoruz onları. Hep birlikte yarışa hazırlanıyor gibiyiz.

Çocuklar gerçekten kendilerini tanıyorlar mı?  İlgi alanlarını ya da neye sevdalı olduklarını biliyorlar mı acaba? Onlara sorsak, hangi konuda gece gündüz demeden bilgi edinerek, o konuyla ilgili ya da o konuya gönül vermiş hangi yazarlarla tanışmak, hangi kitapları okumak isterlerdi? Neleri bilmek, öğrenmek için can atarlardı?

Çocuklar sürekli bir koşu halindeler. Sabahın köründe servislerle okullara gönderilen robot gibiler. Gençler, arkadaşlarından daha iyi olmak için gece gündüz çok da bilmedikleri, istediklerine emin olmadıkları konuları ezberlemeye çalışıyorlar. Ezber yapabilenler için birkaç gece bağırsak sendromu ve baş ağrısı yaşamadan geçecek demektir. Kabiliyetlerinin o olmadığını bilen gençler ise -maalesef yakın çevremden görüyorum- antidepresan ilaçlarıyla sakin kalmaya devam edecekler.

Sözüm evlatlarının açlığını fark edip hizmet için evlatlarına eşlik eden ebeveynler için değil. Herkes haklı bir rekabetin içinde, çünkü kimse evladının geride kalmasını istemiyor.  Kitabı okuduktan sonra aklımdan hızla geçen sorulardı bunlar. Eğer çocuklar kendi sevdalarının peşinden gitseydi. İstemedikleri derslere verdiğimiz ekstra paraları onların sevdalarına verseydik ne olurdu? Sanki birileri bize “Haydi koşun!” demiş, biz de arkamıza bakmadan koşuyoruz. Nereye gidiyoruz ne yapıyoruz ne için koşuyoruz bilmeden… Bir dursak, belki anlayacağız.

Kitabı okurken, komşu dost, akraba etrafımdaki tüm çocukları henüz bir buçuk yaşında olan yeğenim Nefes’in altı yedi yıl sonra yaşayacağı trafiği düşündüm. Dedim ki, bir laboratuarda çalışan kimyacılar gibi tüm çocukları gözlemlemeliyiz. Keşiflerimizle belki onlara yön verebiliriz. İlgi alanları neyse ona göre malzemeler katmalıyız eğitimlerine, oyunlarına. Ona göre ortamlar hazırlayıp, açlıklarına bilgi ve ilgi ile hizmet etmeliyiz.  Sadece çocuklar mı? Biz de yaşımız kaç olursa olsun neye ilgimiz varsa, neleri ertelemişsek ya da bu yaşımızda neye merak sarmışsak o konuda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. İlgi duyduğumuz konuyla ilgili ne kadar bilgi varsa su gibi içmeli, kendi sevdamıza hizmet etmeliyiz. Bunu yaparken de bize eşlik edecek, gülüp yargılamayacak, garip karşılamayacak arkadaşlarla yola çıkmalıyız. Bu hareket aynı zamanda karşımızdaki insanların da sevdasını uyandırmalı ve özgürce yol alabilmeliyiz.

İnsanın hayatında “Haydi ne duruyorsun, yap, beraber yapalım” diyecek dostları olmalı.  Destek veren, inanan dostlar ve ebeveynler olmalıyız bizler de. Çocuklar ebeveynlerinin, büyüklerinin davranışlarından örnek alıyorsa eğer, kendi sevdalarımızın peşinden aşk ile gidiyor olmamız da iyi bir örnek olmaz mı?

Zaman ve sistem arasına sıkışmış, yorgunluk, trafik, hastalık şikayetlerimizi, yani öğrendiğimiz ezberlerimizi bir tarafa bırakıp, yanımıza yeni ve umutlu kelimeler almalıyız yola çıkarken.  En çok da neden var olduğumuzu sormalıyız hem kendimize hem de yol arkadaşlarımıza. Tartışmalı, başka fikirlerin içinde akıl sarhoşluğu yaşamalı, bilginin sularından sırılsıklam ıslanarak geçmeliyiz.

Zamanın içinde hızla yürürken, bir durmalı ve soluk almalıyız. Azığımız başarı öyküleri, hatta bazen de başarısızlıktan geçen hikayelerin de olduğu kitaplar olmalı.  Zaman bizi yönetmemeli, biz zamanı yönetebilmeliyiz.

Düşünsenize, bir sarayda vezirken aynı zamanda öğrenciler yetiştiren bir öğretmen, insanlara şifa dağıtan bir hekim ve ilmini gelecek nesle bırakmaya çalışan bir yazar olmaya yetiyorsa zaman, bizim alışkanlıklarımızı ve zaman anlayışımızda bir tuhaflık var.

Yapabilir miyiz, bilmiyorum.  Hiç zamanımız yokken, iş ve çocuklara ancak yetebiliyorken, evde bir türlü ortam bulamıyorken, trafikte saatler geçiyorken, çocukların sınavları için koşturuyorken, içimizde taşıdığımız incileri ortaya çıkarabilir miyiz?

“Kısa ve engin bir hayatı, uzun fakat sınırlı bir hayata tercih ederim” diyor İbn-i Sina. Kitabı bitirdiğimde ne kadar çok şey hakkında ne kadar az bir bilgiye sahip olduğumu anladım. Ve zamanı ne kadar yanlış ve hoyratça kullandığımın farkına vardım. Bir bilgenin açlığı içimdeki açlığı fark etmemi sağladı. Bugüne dek okuyamadığım, ertelediğim, beni motive edebileceğini düşündüğüm, yol haritası olarak gördüğüm birçok kitap sipariş ettim. Okumaya başladım. Daha az sosyal medya, daha çok kitap diyerek, hiçbir şey yapamayacağımı düşündüğüm anlarda bile en az bir saat kitap okumaya zaman ayırıyorum.  Daha fazlası için yer açmaya, motive olmaya çalışarak iştahla okuyorum.

İçimizde uyuyan ve orada keşfedilmeyi bekleyen birçok inci hayaller, düşler, istekler var. Bir hayat hikayesinin içinde o an aklımdan geçen her şeyi yazarak anlatmak istedim. Eğer hala okumadıysanız İbn-i Sina’nın hayatını okumanızı tavsiye ediyorum.

Daha fazla öğrenmemi ve bunu iştahla yapmam gerektiğini anlamamı sağlayan İbn-i Sina’yı daha önce okumadığım için üzgünüm. Ancak her şeyin bir zamanı olduğunun bilinciyle de bu hikayeyle bizi yolculuğa çıkartan yazarına da müteşekkirim.

Öğrenme isteğimiz de yaşamımızda engin ve bereketli olsun.

Değiştirebileceğim şeyleri, değiştirmek için cesaret… Şimdi Abdul Kadir Geylani Hazretleri “Duanı aziz bir yolcuyu uğurlar gibi yap, dua Hak katında bir yer hazırlar, elçilik yapar” der.  Bu duayı hepimiz için inançla, hevesle, arzuyla uğurluyorum. Belki bir gün…


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here