Yengeçlerle Başlayan Yolculuktan Marka Oluşumuna

Evren Balgöz, kanser ile başlayan sürecini, içsel yolculuğunu, Martı okurları için anlattı.

Evren seni tanıyalım öncelikle.

12 yıl İzmir’de geçen iş yaşantım sonrası, kendi birikimlerimi aktarmak adına döndüm doğum şehrime. Akhisar’da, belediyenin Kurumsal Kimlik Yöneticisi ve Halkla İlişkiler çalışanı olarak hizmet verdiğim 10 yıllık zaman dilimindeyken, yaklaşık 2 yıl önce ‘Yengeçlerimin’ varlığını öğrendim. Bilindiği üzere ‘cancer’ latince ve antik Yunanca ‘yengeç’ demektir.

3 yıla yakın devam eden karın ağrılarım, “iyileşmesi gereken bir şeyler var” sinyali veriyordu. Ancak uzun süren tetkikler neticesinde önemli bir bulguya da rastlanmamıştı. En son hassas bağırsak sendromu teşhisiyle, nerdeyse çölyak rejimine yakın bir rejim uygulandı. Tabii sonuç alınamadı kilo vermemin dışında. “Olsun” dedim “sağlıklı beslendim ve fazlalıklarımdan kurtuldum.”  Ama asıl nokta hala sinyalde… Bir türlü teşhisi konulamayan ağrılarım için geriye artık tek bir çözüm kalmıştı: Laporoskopik tanı. Akhisar’daki ilk cerrahi girişimle ortaya çıkan patoloji raporu “kanserli hücrelerimin varlığını” gösteriyordu. Bir üniversite hastanesine sevk edildim. Sonuç değişmedi, onaylandı durumum.

Korku yaşamadım o ilk söylendiği an, şaşkındım sadece…

Ağlayamadım bile uzun bir süre.

Kanserle savaşmak yerine, o günden itibaren mücadelemde uzun süreli bir barışı seçtim.

Tedavim süresince, tedavinin getirdiği her türlü düşüşü ben de yaşadım. Ama bunları hastalığımın değil, iyileşme sürecimin gerekleri olarak görmeye çalıştım ve moralimi yüksek tutmaya gayret ettim… Bu roldeysen şimdi rolünün gereğini yap, alman gerekenleri al ve sahneni başarıyla tamamla diyordu iç sesim. Her şeyin bir sebebi var ve bu sadece bir sonuç!

Hastalık durumu bana söylendiğinde düşündüğüm şey şuydu: Neyi eksik bıraktım kendimde, neyi sindiremedim yaşamda içime? Karın bölgem yaşam bölgemdi. Bağırsaklarım, üreme organlarım hepsini kıskacına alan yengeç aslında benimle konuşuyordu. İçime sindiremediklerimin, örselenmiş duygularımın maddeleşmiş haliydi yengeçlerim. Kendimi ve duygularımı gözlemlemek için yazdım, nefes ve sanat terapisi ile dengede kalmaya çalıştım bu süreçte…

Düşman olmadım hiçbir zaman yengeçlerime. Hatta zaman zaman konuşarak barış teklif ettiğim zamanlar da oldu. Aciz ya da kurban rolüne bürünen bir hasta gibi davranmak, her zaman tehlikeli bir rol hele yengeçleriniz varsa…

“Her tuzakta hayır ben aciz değilim, kurban da değilim, ben iyileşme sürecindeyim” diyordum kendime. En zor anlarda bile gülümsedim.

Bir üniversite hastanesinde başlayan onkolojik sürecimde, içimde eksik kalan bir duygunun, durumun cevaplanmasını sağlayan bir Tıp Duayeni abim ve sürecimi takip eden doktor kuzenim ve doktor bir dostumdu.

Girdiğim ilk yoldan üniversite hastanesinden ayrıldım aldığım bir kararla.  Araştırma hastanesi tercihimle başka bir ekiple tamamladım sürecimi. Gönlünü yol yapan, sevgiyle işine yüreğini koyan doktorlarım, onlar iyikilerim oldu tüm süreçte…

Sonuç mu? Yengeçlerim benimle sevgili doktorlarım aracılığıyla barış imzaladı.

Yapılan ameliyat oldukça başarılı bir temizlik operasyonuydu ve kemoterapi seansları sonrası son durum “STABİL.” Dilerim ki sürekli olsun şifa ile…

Yengeçler aslında bakıldığında “hep ileri komutu veriyor” ve temizlenseler de uzun süre kendilerini hatırlatıyor ve aslında şunu söylüyorlar. “Kendini daima sev, iradeni iyi yönde kullan. Kendini erteleme. Yaşamayı seçtiysen, kıskacıma düşme, koş ve her zaman kendine daha fazla koşabileceğini söyle”

Kanser… Çağımızın vebası… Her yıl milyonlarca insan bu hastalıkla mücadele ediyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 4 Şubat 2018’te Dünya Kanser Günü için paylaştığı raporda, 2015 yılında küresel çapta 8,8 milyon kişinin ölüm nedeni kanserdi.

 

Yeni sürecinde neler değişti duygu dünyanızda ya da yaşamınızda?

Girdiğim bu yolu tam tanımıyorum. Bildiğim tek şey ise şimdiye dek seyir halinde olduğum tüm yollardan farklı oluşu. Acıya acıya, kanaya kanaya, yana döne, farkındalıklarla alınan bir süreçten tıbbi açıdan “stabil” olarak çıksanız bile, eski siz ve yeniniz arasında kopmayan ancak araya giren bir çizgi oluşuyor adeta. İster tedavi aşaması ister sonraki süreç olsun, bu kendini yeniden yapılandırma süreci bir nevi. Bu yüzden de süreci nasıl geçireceğiniz belki de en önemli unsur. Gerçek dostluklar, ailem, yani doğal ve içten sevgiler, yazmak, doğa ve sanatla terapi beni kendime yeniden yaklaştırdı yapılanma sürecimde.

Bir çocuk hesapsızca bakar ya gözlerinize, sizi öyle bir sorgular ki o tatlı bakışlar, yaşamın illüzyon perdesi aralanır, işte öyle bir temastı içimdeki çocukla da temasım…

Geçmişte, zamanın kıskaçlarına takılmış ve çok derinlerde hep cılız bir ses olarak kalmış olan içimin çocuğuyla farklı bir boyutta yaşamayı öğreniyorum bir süredir.

Bu boyutta mı içinizdeki sanatçıyla tanıştınız?

Tabii ki hayır. Çok küçük yaşlarda fark edilmişti zaten sanata yatkınlığım, Güzel Sanatlar Fakültesi ise düşümdü ve gerçekleşti. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni bitirdim ve sonrasında özel olarak halkla ilişkiler eğitimi aldım. Kişiliğimin ve mesleğimin bir parçası tasarımcılık.

Bal gözlü bebekler, doktorunuzun verdiği isimle ise Mamaruşkalar nasıl doğdu?

CA sürecimde, besin takviyesi olarak verilen mama şişelerinin boşlarını dönüştürmek için bir süredir saklıyordum. -Oldum olası bir şeyleri yenilemeyi, değerlendirmeyi, dönüştürmeyi ve daha sonra da oluşturduklarımla birilerini mutlu etmeyi hep sevmişimdir-. Eski ben ve yeni arasındaki en özel bağda bu sanırım… Elinde tuttuğu her bir çiçekle doğadan ayrı bir hatırlatma yapan, her bir çiçeğin diliyle mesaj veren ‘bal gözlü bebekler’, içimdeki çocukla doğaya ve renklere bulandığımız zamanda doğdular. Doğanın hediyesi olan tohum ve yüzlerce yıllık ağaçların tomurcuklarını sakladık o bebeklerin içine. 

Tescilini de aldığınız bebekleri yaparken nereden esinlendiniz?

Esin kaynağım hissettiklerimdi. İçimde biriktirdiklerimdi. Doğa ananın doğurganlığını hissettim belki de… Tarifi zor duygular… Bilirsiniz Şamanizm kültüründe de doğa önemli bir yer tutar. Ağaçlar, bitkiler ve çiçekler özeldir. Doğayı, şifayı ve simyayı anlatır çiçekler. Toprak ananın sevimli renkli, bilge çocukları onlar.

Peki bundan sonra bebeklerle ilgili bir amacınız var mı?

“Baby Honeyeyes” yani Mamaruşkalar” beni özgürleştiren, kendi içimde bütünleştiren, içimdeki çocukla temasımı sürekli kılan terapimin önemli bir parçası oldular. O nedenle Balgöz bebekler olarak kendi soyadıma ait kalsınlar istedim tescili bu yüzden. Bir tıp sayfasında konu ile ilgili istek üzerine yazdığım “dönüşüm makalesi” basının da ilgisini çekmiş ve bir röportaj yayınlandı konuyla ilgili.

Ayrıca kendi isimleriyle oluşan bir sayfada da bebekleri verdikleri mesajlarla küçük hatırlatmalar yaparak yayınlamaya çalışıyorum. Onlar unuttuğumuz doğayı, içimizin çocuğunu yeniden umutla hatırlatsınlar istedim. Her bir çiçeğin, doğanın mesajı olduğunun yeniden hatırlanmasını istedim.

Dönüşürken dönüştürebileceklerimizin, yani dönüşümün bir simgesi olsun istedim belki de.

Dönüşüm her zaman mümkün. Sözlerden, duygulara, davranışlardan, eylemlere ve objelere.

Şu an sadece akıştayım. Bebeklerle temas eden armağan ettiğim kişilerden, içlerinde tohum saklayan bebeklerin çok özel bir armağan olduğunun dönüşümünü almak beni mutlu etmeye yetti.

Ticari bir amacın dışında doğan bu bebekler belki bir gün sosyal projelerde yerlerini alabilir.

Sadece zaman diyelim ve akış…

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kendimize doğada yer açtığımızda, tüm rollerden soyunduğumuzda, kendimizle kurduğumuz bir anlık samimiyette, içimizdeki çocuk dile gelir. Kendi bütünlüğümüzü yeniden kazanmak için, şifa ve huzur için elini uzatır. Elimizi uzatalım gecikmeden, fark edelim onu. Çünkü o saflığımız ve özümüzdür. O zamansızlık ve özgürlüktür!”

Kitaplarla aran nasıl? Neler okursun?

Kitap okumak, bilgiyi hatırlamaktır. Katma değerdir ruhlarımıza, yaşama. Kitap okumak, yeni dünyalara kapı açmaktır. Kitap okumak karanlıktan aydınlığa çıkmaktır. En iyi arkadaşımızdır elimizin altında duran. Kitap okumak kendimize giden yoldur. Öyle kitaplar vardır ki, hayatımıza, ruhumuza dokunur. Elimizi tutar şefkatli bir dost gibi ve yaşam rehberimiz olur. Okumayı seviyorsanız, farklı kitaplarla devam edersiniz yolculuğa, ancak her seferinde ona dönersiniz yüzünüzü. Elinizden düşmeyen ‘başucu’ kitaplarımızdır işte onlar ve ‘bizim ipucumuzdur aslında’. Bir durum ya da olayla çözüldükçe düş’ten, her seferinde tutar bizi ilmekler yeniden gerçek olana, satır ve satır aralarıyla. Tanrılar Okulu daimî başucu kitabımdır. Martı ruhumda benimle her daim, kalbim Martı. İz bırakanım… Paulo Coelho’dan Simyacı ve Işığın Savaşçısının Elkitabı. Valeriy Sinelnikov’u okudum en son, Hastalığını Sev ve Niyetin Gücü kitabı da yeni başucu kitabım oldu.

Sevdiğin, seni etkileyen bir şiiri paylaşır mısın bizimle?

İşte benim senfonim

Küçük şeylerden keyif alabilmek…

Lüks şeyler yerine zarafet aramak…

Saygı istemek yerine değerli olmak…

Zengin olmak yerine muhtaç olmamak…

Sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak…

Yıldızları, kuşları, kelebekleri ve bilgeleri, açık kalple dinlemek…

İşte benim senfonim…

– William Ellery Channing

Röportaj: Yasemin Sungur


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Önceki İçerikTürkiye’nin Kadın Radyosu
Sonraki İçerikİstanbul Oyuncak Müzesi Etkinliklerle Sadako Sasaki’yi Anıyor
Yasemin Sungur
Yıllar önce okul dönemimin bittiğini söyleseler de ben aslında bir “Hayat Öğrencisi”. Ben bir Özgür Martı. Ben bir düşleyen. Kanatlarım ile gelişime, paylaşıma ve değişime keyifle uçarım. İçimizde yaşayan gerçek Martı Jonathan’lara ulaşmak için MartiDergisi.Com’u uçurdum. Şimdi hep birlikte uçuyoruz. Kitapdaşlarımla birlikte Kitap ile Sohbet ederim ve onları İstanbul Oyuncak Müzesin de baş konuk olarak ağırlarım. Oyun oynamayı bırakamadım bir türlü. Hayatı kelimeler ile anlatmayı, yazmayı ve onların büyüsüne kapılıp Yaz(ı) Kamplarımı keşfe dönüştürmeyi bilirim. Harekete Geçmeyenleri kahkahalarımla uyandırırım. Sevgiyle nefes alıp, şiirle güne başlarım. Aşk ile Can oğlum ve Ceren kızımla hayat bir başka güzel. Şükür...