Yaşamı İdrak Etmek… Cemalnur Sargut

0
1098

Cemalnur Sargut 2Hayatım boyunca birçok alanda kendime örnek olsun diye seçtiğim rol modellerim oldu. İşin içinden çıkamayacağım durumlarda, hemen hepsini hayalimde hazırladığım masaya toplar ve sorarım: “yerimde siz olsaydınız, bu durumda ne yapardınız?” Bu soruma onların yazdıkları, yaşadıkları, anlattıkları hikayeler cevap verir ve hemen onlar gibi çözüm bulmaya çalışırım sorunlarıma. Yaşam yolculuğumda, yaşadığım sıkıntılarım olduğunda “O olsaydı bunun üstesinden nasıl gelirdi ve nasıl davranırdı ?” diye sorduğum rol modellerimden biridir kendisi. Yazdığı yazılarını, kitaplarını okuyarak iç rahatlığı yaşadığım, yolculuklarımızla ilgili bilgi edindiğim isimdir O…

Mutasavvıf Yazar, Cemalnur Sargut…

Hayatını dünya hayrına işler yapmaya adamış, özellikle kadınların ve çocukların haklarını her zaman savunmuş ve bu konuda toplumu bilgilendirmeye çalışmış bir insandır. İlahi aşka yolculuğumuzda kendisini bir kılavuz gibi görüyorum. O’nu tanıyanlar bilir; Mevlana’nın Mesnevi’sini, Kur’an- ı Kerim’in ayetlerinin ve yıllarca ezbere okuduğumuz duaların anlamlarını, yazdığı kitaplardan ve düzenlediği sohbetlerden öğrendik çoğumuz. Cemalnur Sargut için söylenecek çok şey söz var; fakat çok iyi biliyorum ki, O, kendisinin anlatılmasından daha ziyade, aktardığı bilgilerin ulaşmasını isteyecek kadar naif bir insan…

O’nu televizyonda editörlük yaptığım dönemde tanıdım ilk. “İyi ki tanımışım” dediğim insanlardan birisidir kendisi. Güler yüzünü ve insanın ruhuna işleyen sesiyle kuliste yaptığımız çok kısa ama hiçbir zaman unutamayacağım sohbetlerimiz, içten kucaklaşmalarımız var anılarımın arasında.

Hep söylerim, hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. O’nunla röportaj yapmaya karar verdiğim an ve sonrasında yaşadıklarım da belki de tesadüf değildi. Bundan 6 gün önce yani 22 Nisan’da beş yıldır hem bana hem de ailemin neşe kaynağımız, yol arkadaşımız olan sevgili köpeğimiz Kahve’yi kaybettik. Köpeğime çarpan araba, durmadan, arkasına bakmadan gitmiş ve maalesef görenler plakasını da alamamışlar. Sadece beş dakikalığına çok güvenli olduğunu düşündüğüm arka bahçede anneme emanet etmiştim Kahve’yi. Hala nasıl bir tepeyi aşıp, arkamdan geldiğine anlam veremiyoruz. Bazen olacaklara maalesef çözüm olamıyoruz işte. Köpeğimi bir caddenin ortasında kıvranırken bulduğum anı ve yaşadığım şoku anlatmama imkan yok. Sadece, gözyaşlarımı dökerken, içim acırken düşündüğüm şeyi paylaşabilirim sizinle; sevdiklerimizin bize ait olmadığını deneyimledim Kahve’nin gidişiyle. “Sevdiklerimizin bize ait olduğunu düşünmek en büyük yanılgı, olmadığını anlamak hayal kırıklığı, anladığına teşekkür belki de tefekkür” dedim içimden.

Cemalnur Hanım’ın sözleri geldi aklıma; giden için kurtuluş, özgürlük ve huzurdu öteki alem. Asıl gurbette olanlar bizlerdik. Ve eğer ayrılık vakti geldiyse, yapılacak hiçbir şey yoktu, metanetle kabul etmekten başka… Acımı biraz olsun hafifletmek, bu vedaya başka bir pencereden bakabilmek için Cemalnur Sargut’un yazılarının ve röportajlarının yer aldığı internet sitesini ziyaret ettim. Başından geçen bir hikayeyi anlattığı söyleşiyi okuduğumda çok etkilendim…

“ 1960 ihtilalinde babam idam isteğiyle yargılanırken bizim evde sonsuz bir neşe vardı. Annem secdeye kapandı Allah’ına şükretti. Dedi ki, başımıza her gelen sendendir ve biz seni memnun etmek için bu dünyaya geldik. 7,5 seneye mahkûm olduğunda da biz biraz gözümüzden yaş geldi diye tokat yedik. Menderes’in çocukları ne yapsın diye. Yani bu derece her başımıza gelenden memnun olan bir anne ile yetiştik. Kinsiz, nefretsiz muazzam bir dünyada yetiştim…”

Aklıma çok kısa zaman önce kaybettiğimiz çocuklarımız geldi. Ve maalesef günler önce kaybolan, daha sonra bir intikam uğruna hunharca öldürüldüğünü öğrendiğimiz Gizem’i ve ailesini düşündüm. Kaybolan çocukları, arka arkaya kaybettiğimiz gençlerimizi düşündüm. Ne zaman gözlerim dolsa, aklıma geliyor hüzün dolu evler ve siliyorum gözyaşlarımı. Şu anda ciğeri yanan anneleri ve babaları düşünerek siliyorum. Yanan ocakları, yürekleri düşünerek susuyorum. Sabır diliyorum çocuklarını, sevdiklerini, değerlerini kaybeden herkese. Rabbim, yüreklerindeki yangını söndürsün, hafifletsin sancılarını…

gonulden gonule-on

Hepimizin buradan çıkarması gereken ayrı ayrı dersler var. Giden çocuklar sanki bize bir şeyleri anlatmak istercesine gidiyorlar. Ve belki de yolculuğumuzun ortak paydası, hayatımızdaki tüm değerlere gözümüz gibi bakmak.

Merhamet ve Vicdan’ın yükselmesini, insanların içine yerleşmesini diliyorum Rabbimden. Sevginin, aşkın Mevlana aşkı gibi yaşanmasını diliyorum. Kırıldığında, gücendiğinde ya da reddedildiğinde bile yine sevgilinin canını düşünebilecek kadar açılsın can evimiz…

O’nun emanet olduğu gerçeğini idrak edebilme yeteneği versin Rabbim bize. Canın canına bir zerre zarar gelmemesi için, kendi duygularını arkaya atabilecek merhamet dolu, sevgi dolu yüreklerimiz olsun. Yılmaz Erdoğan’ın dizelerinde yer alan ;  “Kardeşim, unutma; benimki kanar, senin parmağına kıymık batsa” sözünü özümsemiş, sevgi dolu gönüller diliyorum. Sevginin içinde ‘ben’in yok olduğu, sevgilinin saçının bir teline bile zarar vermeyecek kadar “aşkı” idrak etmiş hoşgörülü insanlar olabilmeyi diliyorum. Umarım,Cemalnur Hanım’ın hikayesinde anlattığı gibi bir dünyada yetiştirebiliriz çocuklarımızı. Umarım biz de kinsiz, nefretsiz muazzam bir dünya insanı olabiliriz.

11 Mayıs Pazar, anneler günü. Saat kavramını, yorgunluk kelimesini unutmuş, emek vermenin ve canla başla sevmenin kendisi olmuş annelerimizin anneler gününü canı gönülden kutluyorum. Çok anlamlı bir anneler günü he diyesi olacağını düşündüğüm Cemalnur Sargut’un, annesi Hatice Meşkure Sargut Hanımefendi’nin sohbetlerinden derlediği Gönülden Gönüle adlı kitabı herkese tavsiye ediyorum.  

Allahım'a Sefere Çıktım

Cemalnur Sargut ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurken siz de fark edeceksiniz, onunla konuşurken başka bir pencereden izliyor insan dünyayı. Bu aleme gelmekteki maksadını sorgulayanlar için kısa ama anlamlı bir yolculuk olacağını düşünüyorum bu röportajın. Son Kitabı ‘Allah’ıma Sefere Çıktım ‘da anlattığı gibi; “yaşamak idrak etmek demek “ İdrak etmek için de bazen bir kılavuza ihtiyacımız olabiliyor. Bu yolculukta birçok insana kılavuz olabileceğine inandığım söyleşimizle sizi baş başa bırakıyorum.

Bazı yerlerde sadece moda olduğu için Tasavvuf önemseniyor.”

Tasavvuf dünyada gitgide yükseliyor. Sosyal sitelerde en çok paylaşılan sözler arasında Mevlana’ nın sözleri var. Tüm dünyada bütün kitapçıların “mistisizm” bölümlerini Mevlana, İbnü’l Arabi ya da Hallac-ı Mansur’un kitapları eksik olmazken, Türkiye’ de son yıllar Tasavvuf Kitaplarında inanılmaz bir artış görünüyor. Bir Mutasavvıf Yazar olarak bu yükselişi nasıl yorumluyorsunuz?

Olması gerektiği gibi yorumluyorum. Yani nihayet insanlar Tasavvufun bütün dünyada ve bütün dinler, bütün inançlar arasındaki yegane ortak dil olduğunu, ama İslam Tasavvufunun yegane ortak dil olduğunu çünkü tevhid anlayışı getirdiğini, tevhid anlayışı da Allah’a aşık olmaktan dolayı herkesi, her şeyi, her inancı, her fikri kabul etmenin şart olduğunun gerekliliğini anlatıyor.

Tıpkı Peygamber devrinde olduğu gibi, bu inanç gittikçe artmaya başladı. Bölünmeler, kavgalar, siyasi çekişmeler, maddi hayat tereddütleri arttıkça insanlar manevi yaşantıya, ahlakı yaşamaya daha çok ihtiyaç duyuyorlar. Birleşmeye, herkese hürmet etmeye herkesin içinde meyil var. Dolayısıyla bugün de Tasavvufu anlatan kişiler çoğalınca, insanlar içlerindeki bu meyli fark ettiler ve devir “Kemal Devri” ne doğru gidiyor, ulaşıyor.

Bazı yerlerde sadece moda olduğu için Tasavvuf önemseniyor. Mevlana’yı bütün batı alemi anlamış değil ama hiç olmazsa “Aşk” edinmişler. Mevlana’yı yalnız gerçek İslam olanlar anlayabilir. Biz de inşallah yaşayarak batı alemine örnek olacağız diye düşünüyorum.

“Her zaman doğru arttıkça yanlış da artar”

Tasavvuf Kitaplarına ilgi ticari bakış açısını da değiştiriyor. Bir taraftan bilginin ulaşması için çok güzel bir fırsat, bir taraftan da yanlış bilgilerin de yayılması anlamına geliyor. Bu anlamda nasıl yol almak gerekiyor?

Her zaman doğru arttıkça yanlış da artar, pozitif arttıkça negatif artar. Peygamberin varlığı Ebu Cehilleri çoğaltmıştır ama insanların kalpleri, birçok insanın kalbi, mühürlü değilse daima bu ikisi arasında doğru olana yönlenir. Aslında bu güzel bir şeydir çünkü yanlışın olması doğrunun güzelliğini arttırır, kalitesini arttırır. Bu şekilde kaliteli Mutasavvıflar, gerçek, Allah’a raptolmuş Mutasavvıflarla sahtelerini birbirinden ayırmak mümkün olacaktır diye düşünüyorum.

Cemalnur Sargut 3

“Biz olayları değiştiremeyiz, olayları pozitif görme kabiliyeti kazanabiliriz. “

Kimi “evrenden mesajınız var” diyor, kimi düşünce gücüyle ve düşleyerek birçok hayalimizi gerçekleştirebileceğimizi, “olumlu düşün olumlu olsun” düşüncesi, kader kavramını reddeden bir düşünce şekli midir?

Yani kendimiz hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Kaderimizde ne varsa olumlu düşünerek, kaderimizde yaşadığımız şeyi negatif değil de pozitif hale geçirmek hakkımızdır ancak. Yani çok kötü bir kader olabilir, mesela bir ölüm haliyle karşılaşılabilir. Ama o ölümün, ölen insan için ne kadar büyük bir mutluluk, bu dünyanın sıkıntısı ve belasından kurtulup sonsuz bir rahata kavuşmak olduğu fikrini eğer öğrenmişsek, bu bilgi insanı bu kaderi çok kötü yaşamak yerine çok güzel karşılayabilmek zevkini edindirir.

Dolayısıyla kaderler değişmez, yani biz olayları değiştiremeyiz. Ancak olayları pozitif görme kabiliyetini kazanırız. Olumlu bakış açısı bu bakımdan çok önemli.

Söz vücut bulur” sözünü anımsıyorum ve “düşündüklerimiz de vücut bulur mu?” sorusu aklıma geliyor. Eminim düşüncenin ve sözlerin vücut bulması konusunda birçok kişi mana karmaşası yaşıyor. Bu karmaşadan nasıl arınabiliriz?

Çünkü biz kendi gücümüzle istekte bulunduğumuzu ve bunun sonucunda da isteklerimizin kabul gördüğünü düşünürüz. Yahut ağzımızdan çıkan sözleri de kendi gücümüze bağlarız halbuki Allah’ın bize bir lütfudur. Yani Allah içimize önce isteği koyar yahut hangi olaya meylimiz varsa, o meyli arttırır. Bu şekilde biz, kendimizin hiçbir gücü ve kudreti olmadığı halde Allah tarafından mükafatlandırılmış oluruz. Bunu idrak edersek, kendimizde bir kuvvet bulmadan Allah’a raptoluruz. Ama “benim gücümle, benim sözümle, benim duamla oldu” gibi kavramlar, ancak yanılgıdan başka hiçbir şey değildir.

Allah” ya da “Tanrı” hitabı arasında bir fark var mıdır?

Yani burada hangi anlamda kullandığın önemli, “Tanrı” yı eğer Yunan Tanrıları anlamında kullanıyorsan çok büyük fark vardır ama “Tanrı” yı tapılması gereken, Allah’ın “Süphan” isminin manası olarak, Mevlana gibi kullanıyorsan, yani Türkçesi “tapılacak olan yegane varlık” olarak kullanıyorsan, “İlah” anlamında kullanıyorsan, niyetin öyleyse çok doğru bir kavram kullanıyorsun demektir. Çünkü Allah’ın “istedim ki bilineyim” manasına tapılmaz, ancak “istemeyip bilinmediği” ve hiçbir zaman idrak edemeyeceğimiz o sonsuz ilahlık gücüne tapılır. O bakımdan kullanış şeklimiz çok önemli isimleri.

maxresdefaultİnsanlar O’nun isim ve sıfatlarının aynalardaki yansımasıdır. “

İnsan “yaratan” la “yaratılan” arasında bir noktada oturmaktadır” diyorsunuz bir yazınızda ve Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’ de yer alan bir sözünü paylaşıyorsunuz. “İnsandır desem Aşk’tan utanırım, Tanrı’ dır desem Tanrı’ dan korkarım” diyor. İnsanlar için “Tanrı parçacıkları” diyebilir miyiz?

Parçacıkları” dediğimiz zaman sanki bir bütünden parçalanmış ve bütünde eksilme olmuş gibi bir anlayış olur ki, bu yanlış olur. Çünkü “bütün” olan Allah’ın sonsuz birliği hiçbir zaman eksilmez ve azalmaz. Ama insanlar O’nun isim ve sıfatlarının aynalardaki yansımasıdır. Aynadaki görüntü bütüne bir eksiklik getirmediği gibi, bizim varlıklarımızda bütüne hiçbir eksiklik getirmez. Ancak, temizlenmiş ve saflaştırılmış bir aynadan tecelli ediyorsak, o zaman Allah’ın o ismi tam Allah’ta ki gibi tecelli ettiği için, biz artık “hakiki insan makamına” yükseliriz ki o zaman Allah’ın temsilcisi, velisi oluruz. Allah cümleye nasip etsin.

Maddi zevkler geçicidir, kısa süre zevk verip sonra ıstıraba dönüşür”

post_1Tasavvuf, hakkında konuşulması gereken değil, yaşanması gereken içsel yolculuktur” diyorsunuz bir yazınızda. Mevlana’ nın Mesnevi’ sini yorumladığınız “Dinle” ve “Aşktan Dinle” adlı kitaplarınız içsel yolculuğumuza adeta bir kılavuz niteliğinde. Tasavvufa ilgi duyan ve yola çıkmak isteyenler nereden başlamalı?

Önce “tövbe” den başlamalı. İnsan tövbe ettiği sürece kendi aczini hisseder, sonra belki işte okumakla, bilgi edinmeye çalışmakla, nasıl yaşaması gerektiği hakkında fikir edinmeye başlar. Çünkü insanlar rahatsızdır çünkü aslında istedikleri gibi yaşayamamaktadırlar, maddi zevkler geçicidir, kısa süre zevk verip sonra ıstıraba dönüşür, o zaman insan tövbe ederek manevi zevklere yönelir. Bu zevkleri nasıl yaşaması gerektiğini de belki Mesnevi’ den ya da Mesnevi’ nin hakikati olan Kuran-ı Kerim’ den öğrenmeye çalışır.

Dolayısıyla sonuçta bir yaşam biçimi oluşturur ki, sonsuz huzuru ona versin ve her nereye dönse Allah’ın veçhini orada görsün, korku ve hüznü kaybolsun. İşte bu hal gerçekleştiği zaman Tasavvufun içine girmiş olur.

“Tasavvuf bir “hatırlama” olayıdır “

Bebekken sahip olduğumuz öz büyüdükçe kirleniyor sanki. Sezen Aksu ve Ceza’ nın birlikte söylediği “Hayat bildiği gibi gelsin” parçasını dinleme imkanınız oldu mu? Geçenlerde yıllardır dinlediğim bu şarkının sözlerini duymadığımı fark ettim ve yeni anladım, nakaratı şöyle: “Gelsin hayat bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak, unuttum bildiğimi doğarken, umudum ölmeden hatırlamak”

Tasavvuf yolculuğumuzun bir anlamı da bu diyebilir miyiz? Doğarken bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamları ölmeden hatırlayarak içsel yolculuğumuzu tamamlamak mı?

Çok güzel idrak etmişsiniz. Hakikaten Tasavvuf bir “hatırlama” olayıdır çünkü her birimiz kaderimizde ve ezelimizde yazılı olanı hatırlamak için bu aleme geliyoruz. Bunu Eflatun’ dan başlayarak, bütün düşünürler de bu alemin hatırlama alemi olduğunu söylüyorlar çünkü ilmin yolu bir, aklın yolu da bir. Dolayısıyla söyledikleriniz çok doğru, inşallah hatırlarız yani, her şeyi unutuyoruz hakikaten.

3409225057_03c6a30814_zBiliyorsunuz zor bir dönem geçirdik; Gezi Olayları, kaybettiğimiz gençler, seçim dönemi… Tam bitti mi derken arkasından tekrar çocuk kayıpları yaşadık. Genel anlamda bu geçişleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Toplum olarak ruhsal sağlığımızı etkileyen ve bir taraftan da bütünlüğü deneyimlediğimiz bir dönem içindeyiz, nasıl bir pencereden bakmak gerekiyor? Bunların hepsini neden yaşıyoruz sizce?

Çünkü bölündüğümüz zaman ancak birliğimizin tadına varıyoruz. Yani zıtlıklar bütünleşmeye ne kadar ihtiyacımız olduğunu, Allah Aşkıyla farklılıkları hoş görmezsek daima aramızda problemler, kargaşalar ve savaşlar olacağını bize öğretiyor. Halbuki Allah’la ilişkisi olan insan, her olayda Allah’ın tecelli ettiğini ve bize bir şey öğrettiğini hatırlar.

Dolayısıyla üzülecek hiçbir şeyin olmadığını fakat ders alarak, o derse göre hareket etmemiz gerektiğini öğreniriz. Türkiye’nin bence en çok öğrenmesi gereken şey, farklılıkları hoş görmek, bizde bu hoş görü eksikliği başladı halbuki Tasavvuf baştan aşağı hoşgörü demektir. Bunu yapabilirsek hiçbir hadisenin kötü olmadığını ve bize bir şeyler öğrettiğini anlarız.

“Ay, Hz. Peygamberin manası demek. “

15 Nisan’ da ay tutulması yaşadık ve bu tutulma uzun bir süre devam edecek. Bu tutulmayla birlikte negatif olaylar yaşayacağımızı yazanlar da oldu. Büyük bir değişim ve dönüşüm döneminde olduğumuzu ve bunun üstesinden sevgi ve merhametle bakarak geçebileceğimizden bahsedenler de. İlahi döngüyle baktığımızda ay tutulmasının dünyaya, toplumlara, insanlara böyle bir etkisi olur mu? Doğal olayların altında manevi bir mesaj aramalı mıyız?

Tabii ki yani, ay Hz. Peygamberin manası demek. Dolayısıyla ay tutulmasının ardında daha zorluk devrelerinin vücudumuz üzerinde olacağı, vücudumuzun zorlanacağı hakkında bilgi var. Ama eğer vücut Allah’a raptolmuşsa hiçbir hadiseden zorlanmaz. Burada mesele, Allah’la irtibatı arttırmakla alakalı.

Ben 2000 senesinden beri dünya hızındaki artışı fark ediyorum ve imansız olan insanların bu artışla beraber, merkezkaç kuvveti gibi sapır sapır döküldüğünü de fark ediyorum. Bence ıstıraplar ve sıkıntılar iman eksikliğinden oluşuyor.

Dolayısıyla hadiseleri güzel karşılama sanatını elde etmek lazım. Hz. Mevlana yıldızların insan vücudu üzerinde çok etkin olduğunu söyler, ta ki hakiki yıldızını bulana kadar. Hakiki yıldız olan Mürşidi bulduğun zaman, kendinin yıldızı etkilediğini bize öğretiyor ve anlatıyor.

431lhp“Ego insanı, Kuran-ı Kerim’de Allah indinde hayvandan daha aşağıdır.”

Ego çağında bir ayağımız, uzmanların yorumlarına bakarsak, narsis bir yaşam da yükseliyor, Araf’ ta gibiyiz sanki. Hepimizin düşlerinde ve sözlerinde doğallık var, ancak “ben” merkezimizle yaşayabiliyoruz. Ego ile hayata bakmak Tasavvufta nasıl yorumlanır ve “ben” den arınmak için nereden ve nasıl başlamalıdır?

Tabii ki maneviyat arttıkça, onun yanında maddiyatta artacaktır, bu Allah’ın kanunudur. Pozitif artınca negatifte artar, bu çok doğal bir şeydir. Ego insanı yani Nefs-i Emmare, emreden nefsin insanı, Kuran-ı Kerim’de Allah indinde hayvandan daha aşağıdır. Karısına kötü muamele eden, yani insanı insan olarak görmeyen ve insana şiddet uygulayabilen bütün insanlar, emrederek yaşayan bütün insanlar, kendilerinin bütün işleri yapabileceğini düşünen bütün insanlar, daima hayal kırıklığına uğramaya mecburdurlar. Çünkü hadiselerde hiçbir kimsenin dahli olamaz, ancak Allah’ın istediği şekilde yürür.

Dolayısıyla bu hal insanlara acı ve sıkıntı verir. İnşallah diriliğe dönmenin yolu tövbeden geçer, insan aczini ve tövbe etmeyi bilirse dirilmeye başlar, Kuran’ la var olur. Kuran’ ın hakikatini öğreten kitaplarla dirilir ve sonra yaşamaya başlar. Bu hal inşallah bizi, bu sıkıntı ve belalardan kurtaracaktır.

“Evladınızı da çok seveceksiniz, eşinizi de çok seveceksiniz ama tapmayacaksınız. “

Siz hep “bağlanmayın” dersiniz, “evlatlarınıza, eşlerinize, dünyaya tapmayın” diye de eklersiniz. Bunun sebebini okuyucularımız için tekrar anlatabilir misiniz?

Yok olmaya mahkum şeylere niye bağlanalım ki? Yani bir şey kırılacaksa, onu sevdiğimizi itiraf edip kırılınca üzülmemeyi öğrenmek lazım, burada benim söylemeye çalıştığım “sevmemek” değil, yanlış anlaşılmasın. Evladınızı da çok seveceksiniz, eşinizi de çok seveceksiniz ama tapmayacaksınız. Tapmak, “onsuz yaşayamam, ona bir şey olursa ben de ölürüm” yahut “onu ben ancak şu hale getirebilirim, benim vasıtamla yaşıyor” gibi iddialı sözler söylemek ve onu hakikaten vücudu içinde hissetmek demektir.

Bu tapmanın sonucu zaten karşınızdakine çok büyük zarar verir çünkü “benim” diye taparız. Halbuki hiçbir şey bize ait değildir ve o kişi zaten başlı başına ayrı bir dünyadır ve bizim bu “benim” lafının çok dışındadır. Bu bakımdan tapmak bize zarar verdiği gibi karşımızdakine de zarar verir. İnsanın huzurlu yaşamasının en güzel örneği; Hiçbir şeye aşırı düşkün olmadan, normal ilişkilerinde Sırat-ı Müstakimi bulmak, orta noktayı bulmakla alakalıdır.

Bu hatta manevi ibadetlerde de böyledir, yani ibadeti tapma haline getiren insan Allah’tan uzaklaşır çünkü o ibadet te bir yoldur, din de bir yoldur. Bu yollara tapmak değil, gaye Allah’a tapmaktır, yolları doğru kullanmayı bilmek lazım.

5cocuk9qg1“Çocuğu olmayanlara, anasız babasız çocukları evlat edinmelerini tavsiye ederim. “

Çocuk istediği halde çocuğu olmayan ve buna derman olabilmek için çaresizce kapı kapı dolaşan ebeveynler var. Çocuk sahibi olamayanlara önerileriniz olur mu?

E, tabii ki bir tanesi de benim gelinim ve oğlum, çok istiyorlar ama henüz olmadı. Allah istiyorsa, istediği zaman verir. Şunu çok iyi bilmek lazım ki bizim isteklerimizle o çocuk doğmaz, eğer ezeli nasibimizde varsa bunun için kimse suçlu değildir, yalnız Allah’ın isteğiyle alakalıdır. Eğer hiç çocukları olmuyorsa, ben bu insanlara anasız babasız olanları evlat edinmelerini tavsiye ederim. Analı babalı çocukları değil de anasız babasız ve hiç kimsesiz olanları, böylece de bir sevap işlemiş olurlar inşallah.

İmansız kılınan namazın kimseye hiçbir faydası olmaz.”

Manayı, ilmi öğrenmeden beş vakit namaz kılmak yeterli değildir” diyorsunuz ve ekliyorsunuz “İnsan-ı Kamil ile sohbet etmek, namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” İlim için yola çıkanlar nereden başlamalılar, neler okumalı, kimlerden yararlanmalılar, önerilerinizi alabilir miyiz?

Tabii namaz insanı Allah’a götüren en güzel ibadettir ve insanı bütün kötülüklerden uzak tutar. Dolayısıyla namaz çok mühim fakat Kamil İnsan sayesinde namazdan daha kıymetli bir ibadeti öğreniriz, o da: İman.

Çünkü imansız kılınan namazın kimseye hiçbir faydası olmaz, yani namazdan kıymetli tek bir ibadet vardır, o da: İman.

Dolayısıyla İnsan-ı Kamil insana imanı aşıladığı için, namazı insanın içine zevk haline getirir. Böylece de kul namazını zevkle kılar. Dolayısıyla Kamil İnsanla muhabbet çok önemlidir. Allah bütün ibadetlerimizi Aşka yolculuk haline getirmeyi cümlemize nasip etsin, bizi de namazdan ayırmasın inşallah.


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Lütfen yazıyı paylaşın | Bilgi paylaştıkça çoğalır, paylaşmak değer katar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here