Tribünlerin Sevil Annesi- II

0

Röportajın ilk bölümü için tıklayınız.

“Benim hiç çocuğum olmadı ama Allah bana bir tribün dolusu çocuk verdi.” 

Tekrar eve dönmek size neler hissettirdi? İşiniz ve bir geliriniz de yok, geleceğiniz için endişelendiniz mi hiç?

Hiç endişelenmedim. Allah rahmet eylesin anneciğim ve ömürleri bereketli olsun kardeşlerim arkamda kale gibi durdular.  Bu tür durumlarda, ailenin kadının yanında olması hatta kadın erkek diye de ayırmayalım, evladının yanında olması çok büyük bir güç kaynağı. Annem benimle bir konuşma yaptı “kızım burası bizim baba evimiz, birlikte her şeyin üstesinden geliriz, merak etme” dedi.  Bu benim gönlümü rahatlatan ve yalnız olmadığımı anlamamı sağlayan en önemli hareketti. Yan dairede de erkek kardeşim oturuyor, gelinimizi zaten çok severiz. Hepsi o kadar güzel insanlar ki, her zaman en büyük desteklerim oldular. Fakat ben hep kendi ayaklarımın üstünde durmam gerektiğini bildiğim için, -elimden dikiş nakış her şey gelir- Dikiş nakış yapıp satmaya başladım.

Ne tür işler yapıyordunuz?

Hanımların işine yaracak, peçetelik, hurç, yatak örtüleri, yazma yelekler, aklınıza gelebilecek her şeyi dikebiliyor, üzerlerine nakış yapabiliyordum. Dolayısıyla ayaklarımın üzerinde durabildim.

Annenizle ne kadar süre yaşadınız?

19 yıl birlikte yaşadık. Daha sonra anacığım rahmetli oldu ve ben yalnız yaşamaya başladım. Yalnız yaşadım ancak hiç yalnız kalmadım. Dedim ya, erkek kardeşim yan dairede oturuyordu, üç yeğenim vardı. Her zaman bana destek oldular, onlarla hayat buldum.

 “Eskiden tüm takım taraftarları hep bir arada otururduk. “

Beşiktaş maçları, kulüp bunların artık özgürce yaşandığı da bir dönem başlamış olmalı sizin için…

Boşanma sonrasında Beşiktaş’ımla daha çok ilgilenmeye başladım.

Bir kartal olup kanatlandınız yani…

Kartalım ortaya çıktı evet.

Şu anda divan kurulu üyesisiniz değil mi? Futbol karşılaşmalarını düzenli takip ediyor musunuz?

Evet, divan kurulu üyesiyim ve aynı zamanda seçilmiş sicil kurulu üyesiyim.  Tüm maçları kaçırmadan izlemeye çalışıyorum. Yeni açıkta kardeşlerim, dostlarım hep birlikte kaçırmadan maç seyrediyoruz.

Neden VIP’de seyretmiyorsunuz?

Yeni açıkta bir tribün çocuğum var. Sokakta beni görüyorlar, “anne” diye sarılıyorlar, o kadar çoklar ki, çoğunun ismini hatırlayamıyorum. Sicil Kuruluna girdikten sonra VIP Tribününe gittim fakat orada maçı tiyatro seyreder gibi seyrediyordum. Açık tribünden yükselen sloganlara içim gidiyordu. VIP’de ona iştirak edemiyorsun. Daha sonra ayrıca kombine alıp, yeni açığa devam etmeye başladım.

Yeni açıkta 90 dakika, çocuklarımla ayakta tepinerek ve omuz omuza sloganlar atarak maç seyretmenin verdiği keyfi anlatamam.  Maç bitene dek avazım çıktığı kadar sloganlar atıyorum. Eve gelince sesim kısılıyor o başka.

Futbol karşılaşmalarında yaşanan bazı taraftarların gösterdiği şiddet ve taraftar tahammülsüzlüğü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eskiden tüm takım taraftarları hep bir arada otururduk.

Ayrı tribünler yok muydu?

Tabii ki, biz birlikte otururduk. Hayalim, ayrı takımların taraftarı da olsak, tribünlerde ayrı ayrı otursak da stattan omuz omuza çıkabilmek ve birbirimizin elini nezaketle sıkabilmek.

 “Benim hiç çocuğum olmadı ama Allah bana bir tribün dolusu çocuk verdi.” 

Size tribünlerin annesi diyorlar, bu size neler hissettiriyor?

Benim hiç çocuğum olmadı ama Allah bana bir tribün dolusu çocuk verdi.  Onlarla çok güzel anlar paylaşıyoruz. Mesela ayda bir defa darülaceze ziyaretlerimiz oluyor. O kadar mutlu oluyorlar ki… Bir seferinde hiç unutmuyorum, biraz gecikmeyle gitmiştik; yaşlı bir bey bana yaklaşarak, “Biliyor musunuz siz buraya gelmeyeli 46 gün oldu” dedi.

Yolunuzu gözlemişler…

O kadar mutlu oluyorlar ki anlatamam. Tabii ki yaşlılarımızla bir arada olmaktan, onları mutlu görmekten. Özellikle Çarşı Grubu bu anlamda çok düşünceli ve yaratıcı.

“Camianın ablası, tribünlerin annesiyim.”

Futbolcularla iletişiminiz nasıl? Onlar da sizi tanıyorlar mı?

Elbette tanıştıklarım var. Takımın uçağıyla çok deplasmanlara gittim.  Yunanistan, İsrail, Portekiz… Oralarda da harika anlar yaşadım.

Mesela bir anım var. Portekiz’e giderken uçağa giden otobüsün içinde İbrahim Toraman ile yan yanaydık. Daha önceden tanışıklığımız da olduğu için, “İbrahim, maçtan sonra kimseye söz verme, formanı istiyorum” dedim. “Tamam abla” dedi.  O maçı 2-0 aldık ve uçakla geri dönüyoruz.  Bir baktım malzemeci Süreyya, elinde torbayla geldi; “Abla bunu İbrahim Toraman yolladı” dedi. Torbayı heyecanla açtım bir baktım, formayı yıkayıp göndermişler. Ne kadar üzüldüm anlatamam. Başka bir karşılaşmamızda İbrahim’e yaklaştım ve, “İbrahim, aşk olsun o formayı yıkayıp gönderdiğin için öyle üzüldüm ki” dedim. İbrahim gülümseyerek, “abla ben onu yıkamadım ki, terliydi” dedi.  Allahtan ben de yıkamamıştım, çok mutlu oldum.

İsrail’e giderken beni Quaresma’nın annesi zannettiler. Pasaportlara bakan görevli bir şeyler söyledi, ne söylediğini anlamadım, tercümanı çağırdım. Quaresma arkamdaydı.  Meğer annesi misiniz diye soruyormuş adam.  Ben de dedim ki, “hepsinin annesiyim.”

Bir nevi takımdaşlık, koruma, sahiplenme ve dayanışma hali yaşanıyor sanki taraftarlar arasında.  Bu dayanışma size neler hissettiriyor?

Mesela çocuklarla, kadınlar yalnız gidebiliyoruz maç seyretmeye. Zaten herkesin yeri belli ve düzenli gidenler birbirlerini tanır. Birbirlerine yer tutarlar, saygı ve sevgiyle yaklaşırlar.  Biz ailece tam kale arkasında merdiven çıkışının üstünde otururuz, önümüzde kimse olmaz. Kardeşim Erdoğan orada fotoğraf çeker. Oturduğumuz yer, maçı kartal gibi, kartal bakışıyla seyredebildiğimiz bir yerdir.

“Bayramda 28-30 kişi ağırladığımı bilirim.”

Biz Pençe Grubu’yuz. Çocuklarım sayesinde orada yaşayamadığımız şeyleri yaşadık. Birlikte doğum günü kutladık, organizasyonlar yaptık. Hiç unutmuyorum, İnönü Stadı’nda Antipati diye bir Grup var, bizim çocuklarla da ahbaplar ve beni de tanıyorlar. Kız kardeşim Bilge’nin doğum gününde, grupla bir olmuşlar bir organizasyon yapmışlar. Birdenbire tribünden sesler yükseldi: “iyi ki doğdun Bilge!” o seslere, bizim grup da eşlik etti. İnanılmaz bir görüntüydü. Bilge’yle birlikte şaşkınlıktan kalakaldık.

Ailece görüştüğümüz insanlar var. Bayramlarda 28-30 kişi ağırladığımı bilirim. Hayatım boyunca unutamayacağım bir doğum günü sürprizi ile karşılaştım mesela.  Darülacezeye gittiğimiz bir gündü. Bizim çocuklardan biri, “anne bir gelir misin, sana bir şey söyleyeceğim” diyerek çağırdı.  Bir de baktım ki, küçücük bir masanın üzerinde küçücük bir doğum günü pastası, üstünde de mum yanıyor. Ben masaya yaklaştığım anda hepsi birden slogan atmaya başladılar:

Seni doğuran ana, benim anamdır,

Kalbimizde yeri vardır,

Doğum günün kutlu olsun,

Sevil anne mutlu olsun.

Nasıl ağladım anlatamam. O kadar duygulandım ki. Çok şükür, harika şeyler yaşıyorum. Çarşı Grubumuzun “Çarşı Her şeye Karşı” adlı bir sloganını herkes bilir. Darülacezeye giderken “Çarşı Her Şeye Karşı, Her Eve Bir Yaşlı” sloganı ile bir pankart hazırlamışlardı. Çarşının sosyal konularda göstermiş olduğu duyarlılık insanın ruhuna işliyor.  Yönetimle ilişkileriniz nasıl?

Vallahi ben hepsinin ablasıyım. Bir defasında uçakla tatile giderken Ahmet Nur Çebi’yle karşılaştık. Uçaktan indiğimizde kardeşim beni karşılamaya gelmişti. Kardeşimle tanıştırdım kendisini. Ahmet Nur Çebi kardeşime ablamıza iyi bak, o bizim bir tanemiz” dedi. O kadar çok mutlu oldum ki…

Sevgili Fikret Orman beni gördüğü zaman, “ablam” diye sarılır. Ben hiç yalnız kalmadım çok şükür. Ailem, dostlarım (liseden bir grup arkadaşımla hala her ay görüşüyoruz.) Beşiktaş, tribün çocuklarım her zaman desteğim oldular.

Camianın ablası, tribünlerin annesiyim. Beşiktaşlı çok güzel anılarım var. Kulüp üyeliğinde 50. Yıl sertifikam ve altın rozetim var. Rozetimi kolye yapıp boynuma taktım. Bu da benim için bir gurur kaynağı. Bu sene 60. Yıl sertifikamı ve rozetimi alacağım.

“Hep orada, yani bizzat hayatın içinde oldum.”

Bu kadar enerjik, dinç ve genç kalmak ve hayatta abla ve anne olmak… 77 yaşında ve zinde olmanızın en büyük nedenleri ne size göre? Var mı bu dinçliğin bir formülü?

Öncelikle sosyal yaşamın içinden hiç kopmadım. Hep orada yani bizzat hayatın içinde oldum. Beşiktaş’ım hep önceliğim oldu ancak beni hayata bağlayan en önemli sebeplerden biri sokak çocukları oldu. Umut Çocukları Derneği Başkanı Yusuf Ahmet Kulca ile tanışmak ve çocuklar için bir şeyler yapmak, onları tanımak ve bir nebze de olsa faydalı olmak beni yaşama bağlayan en önemli değerdi.

Sokakta sadece Beşiktaşlılar değil, tinerciler de beni gördüklerinde, “anne” diye koşarlar.  Bunun en önemli nedeni onlarla kurduğumuz bağlar oldu. İçlerinden akran dediğimiz, sokakta yaşayıp da bizim derneğimizde büyüyen gençlerimizin kurtuluşlarını izlemek çok özel bir duygu. Hele bir de çocukların sokaktan kurtulup, evlerini ocaklarını kurmalarına şahit olmak ayrı bir mutluluk kaynağı. Sevgili Yusuf Kulca’nın heykelini diksek yine de hakkını ödeyemeyiz. Birçok çocuk onun emekleri sayesinde bugün hayat sorumluluklarını aldılar ve evlerini yuvalarını kurdular. Bugün birçok çocuğun babaannesiyim çünkü o çocuklarım evlendi ve çocuklarımın çocuklarını gördüm.

Sokak çocuklarına destek olma fikri nasıl gelişti?

99 yılında yaşadığımız deprem herkes gibi beni de çok derinden etkiledi. O olay hayatımın amacını sorgulamamı sağladı. O dönemde hemen bizim yan apartmanın altında bir eczane var, orada Yusuf Kulca’yı gördüm. Yaptığı çalışmaları televizyondan izliyordum. O gün eczanede görünce önce, “acaba gidip konuşsam mı?” diye düşündüm sonra eczacı hanım ile sohbetlerini bölüp rahatsız etmek istemedim ve vazgeçtim. Fakat ertesi gün eczaneye gittim ve “dün Yusuf Bey’i burada gördüm, nereden tanıyorsunuz kendisini?” diye sordum.  Eczacı hanım, ben Umut Çocukları Derneği’nin ikinci başkanı Aliye Berksoy” diye kendini tanıtınca çok sevindim. “Ben de size yardımcı olmak istiyorum fakat emekliyim ve maddi katkım olamaz ama manevi anlamda elimden ne gelirse yardım edebilirim” dedim. Aliye Hanım, “Bizim her türlü gönüllüye ihtiyacımız var” dedi ve o günden sonra kendimi sokak çocuklarına adadım.

Bakırköy’de ilk adım istasyonumuz vardı. Sokaktan toplanan çocuklar oraya getirilirdi.  Yusuf evli ve bir kız çocuğu babasıydı ancak yıllarca ne karısının kocası ne de çocuğunun babası olabildi. Çünkü sabahlara kadar sokaklardan çocuk toplardı Yusuf. Eskiden kar yağdığı zaman hemen kalkar cam silerdim, hala da öyledir. Sokak çocuklarını tanıdıktan sonra o karlar içime yağmaya başladı. O çocukları gördükten sonra elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım.

Hiç unutmam, Bakırköy’de, dernekte bir etkinliğimiz vardı. Sokakta yaşamış çocuklarımızdan biriyle karşılaştım. Tinerden tüm boynu yanıktı ve fanatik bir Galatasaraylıydı. Yaz, kış boynunda Galatasaray atkısı ile dolaşırdı.  Diğer çocuklar beni görünce, “Sevil hoca geliyor!” diye koşarak geldiler ve boynuma sarıldılar.

O anda fanatik Galatasaraylı çocuk avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:

“En büyük Beşiktaş, başka büyük yok!”

Beni mutlu etmek adına yaptığı fedakarlığa bakar mısınız… O kadar duygulandım ki, gözlerimden aşağıya yaşlar indi…

Gerçekten de çok etkileyici bir sahne… 

Çocukluğum ve gençliğim çok güzel geçti ancak sokak çocuklarıyla tanışmak benim hayatımın bir dönüm noktası oldu.

“Kendi kendime bir karar aldım, geçmişle asla yaşamayacağım.”

Sevil Anne’nin mutluluk formülü ‘iyilik yapmak ve iyilik için yolda olmak’ diyebilir miyiz o zaman?

Birilerinin hayatına dokunabilmek, yaralarını bir nebze de sarabilmek dünyanın en iyi hissi. Sanırım bu his, insana aynı zamanda da zindelik aşılıyor, daha fazlasını yapabilmek istiyorsunuz.

Atatürk aşığıyım. Atatürkçü Düşünce Derneği’ne de üye oldum ve orada da gönüllü çalışmalara katıldım. Sosyal yaşamın içine girmek beni fazlasıyla hayata bağlıyor. Sosyal sorumluluk çalışmalarının içinde olmak beni çok mutlu ediyor.

Kendi kendime bir karar aldım; evliliğimdeki çalkantılı dönem de dahil, geçmişle asla yaşamayacağım. Hayatımda acabalara keşkelere yer vermeyeceğim. Her geçirdiğim günü kazanç haneme yazmaya çalışacağım… Kendime verdiğim bu sözlerimi tutuyor ve asla ödün vermiyorum.

Hayata pozitif bakmamın en büyük nedeni çocukluğumda ‘Polyanna’ adlı kitabı okumuş olmamdır. Kitabın çok etkisinde kaldım ve ömrüm boyunca onun gibi davranmaya çalıştım. Gördüğüm, karşılaştığım her durumun, her olayın, her kişinin içinde güzel bir taraf arıyorum.

Hiç mutsuzluk yaşayıp, hüzünlendiğiniz ya da çaresiz hissettiğiniz anlar olmadı mı?

Elbette oldu fakat hani o aile denen kavram var ya, sevgi dolu, işte o insana ilaç. Hayat dört dörtlük değil tabi ki, hiçbir zaman, hiç kimse için değil ama yakın çevremle her zaman sıcak, samimi ilişkiler yaşadığım için her şeyi çok kolay atlattım. Annemizi kaybettiğimiz zaman bile metanetli durmaya çalıştık. Çok acı ve hüzünlüydü ancak birbirimize sarılmak ve destek olmak acımızın da üstesinden gelebilmemizi sağladı.

Röportaj: Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here