FOMO’ya Karşı JOMO: Yapmak mı Olmak mı?

0
451

Hayatı kaçırmaktan değil yaşayamamaktan korkmalı.

Dünya avucumuzun içindeki açık büfe. Bugünün teknolojisi ile elimizdeki akıllı telefonlarla her an dünyanın hiç görmediğimiz yerlerinde, hiç tanımadığımız insanların hayatlarında ne olup bittiğini takip ediyoruz. Sosyal medya sayesinde yeni insanlarla tanışıp, yeni şeyler öğreniyoruz, farklı sosyal aktivitelere katılıyoruz. Kendimizi geliştirip, sosyal sorumluluk projelerine katılıyoruz. Bunların hepsini teknoloji ile hızla yapabiliyoruz. Ama her zaman yapıp yapmak istediğimizi biliyor muyuz çok da emin değilim. Bize sunulan bu sınırsız fırsatlar dünyasının çekiciliğinde her şeyi yapmak çok çekici geliyor. İşte bu çekiciliğin psikolojideki karşılığı “FOMO-Fear of missing out” yani “bir şeyi kaçırıyor muyum korkusu.” Bu baskı ile zaman zaman canımız istemese de olmak zorunda hissettiğimiz yerde olmaya kendimizi programlıyoruz.

Aslında, çekici ve eğlenceli olan bu sosyal bağlılık, bir müddet sonra çekiciliği ile beraber bizi yoran ve zorunluluklara mahkûm etmeye başladığından aslında FOMO bizi psikolojik ve fiziksel olarak tüketiyor. İşte bu yüzden son zamanlarda ortaya çıkan, FOMO’nun tam zıttı “JOMO – Joy of missing out” tan bahsetmek istiyorum. Tam Türkçesini bulamasam da “kaçırmanın keyfi ya da kaçarsa kaçsın” bakış açısı aslında. JOMO bize seçme özgürlüğümüzü geri veriyor. Başkalarına görünmek zorunda olduğumuz için değil, kendimiz için orada olmanın keyfini destekleyen bu yaklaşım, YAPMAK’tan çok OLMAK ile alakalı.

JOMO’nun temelinde kişinin kendini tanıması, ihtiyaçlarını, arzularını, hayallerini bilmesi ve yaşamak istediği hayatı seçebilmesi yatıyor. Ancak JOMO’yu tamamen kucaklayabilmek için, FOMO’nun altında yatan temellerin farkında olmamız gerekli.

Sosyal Medya ve FOMO

Facebook, Twitter ve Instagram uygulamaları FOMO’yu kişiselleştirmekte. Sayfalarımız sürekli hem kendi hem de başkalarının güncel durumu ile dolmakta. Her gittiğimiz yerden, sabahtan akşama fotoğraflar, özlü sözler, güncel durum paylaşmaktayız. Her şey ve herkes muhteşem. “Beğeni” dünyasında, kaç kişinin güncellememizi beğendiğini kaç kişinin bizi takip edip ancak beğenmediğini, güncellemelerimizin başka sayfalarda paylaşılıp paylaşılmadığını sürekli takipteyiz. “Beğeni” butonuna bağımlı halde yaşamaya başladık. Aslında “beğeni” butonu Dopamin hormone salgılatarak bizi mutlu ediyor. Tüm bağımlılıkların yaptığı gibi.  Ve bu bağımlılık ile elimizden akıllı telefonlarımız düşmüyor. Güncellememize “beğeni” gelmediğinde, fark edilmediğimiz endişesine kapılıyor, yok sayılma tedirginliği ile kendimizi değersizleştiriyoruz. Facebook ilk yaygınlaşmaya başladığında Cenevre’de üst düzey yönetici olan bir arkadaşım kızının “eğer face’te yoksan bu dünyada yoksun” dediğini anlatmıştı.  Ürkütücü. Aynı şekilde 5 dakikadan çok sosyal medyamızı kontrol etmediğimizde bir şey kaçırma endişesi ile stres yükleniyoruz.

Bu ağır bağımlılığımız, sürekli bağlantıda olmamızı gerektiriyor. Ve en büyük korkumuz akıllı telefonumuzun şarjının bitmesi. O aleti kendimiz ile o kadar özdeşleştiriyoruz ki “şarjım bitti” diyoruz. Bizim değil, aslında telefonun şarjı bitiyor. Farkı bile unuttuk.  Ve yüz yüze muhabbet yerine kısa mesajlar, emojileri tercih ediyor, birbirimizi arayıp sormuyoruz bile. Ses duymak lüks bir sevgi gösterisi haline geldi. En temel insan olma özelliklerimizden olan konuşarak anlaşmayı, anında mesajlaşma ile değiştirip, günün her anı çevrimiçi ve iletişimde olup yine de çok yalnız hissediyoruz.

Sosyal Baskı ve FOMO

FOMO’yu besleyen bir başka unsur da, doğru yerde, doğru kişilerle doğru zamanda görünme baskısı. Özellikle iş dünyasında çok yaygın. Network Ekonomisi dediğimiz günümüz çalışma hayatında, kimi ne kadar yakın tanıdığın ve iletişimde olduğun çok önemli. O yüzden zaman zaman kendi özgür irademiz dışında da katılmak zorunda hissettiğimiz bazı sosyal organizasyonlara da katılmak durumunda kalıyoruz.

İnsanız ve insanoğlu bir şeyin parçası olmaktan hoşlanır. Aidiyet duygusu bizim için önemlidir. Eski dönemlerden kalma doğal bir hayatta kalma unsurudur bir arada olma. Ancak sadece kaçırmaktan, dışlanmaktan korktuğumuz için herhangi bir aktiviteye katılmak doğal yapımıza aykırı. GERÇEK bağlantılara, GERÇEK duygulara, GERÇEK insanlara ihtiyacımız var.

Tek istediğimiz ailemizle beraber Cuma akşamını evde geçirmek iken, büyük bir partiye katılmak ya da arkadaşınız ile yemeğe gitmek yerine işten çok da samimi olmadığınız birinin doğum günü partisine gitmek bize huzur vermiyor. Tam tersine, gerginlik yaratıp uzun vadede stres seviyemizi artırıp bizi verimsizliğe götürmekte.

Mahalle baskısı ve ne kaçırıyorum korkusu birleşince, yapmaktan keyif almadığımız şeyleri yaparken, ya da olmak istemediğimiz yerlerde buluyoruz kendimizi. Ve kendi hayatımızı kaçırıyoruz.

Bunun aksine JOMO, kendimizi anlayıp , ne istediğimizi ve neden istediğimizi bilip anın tadını çıkartmamız için bizi cesaretlendirir Yaptığımız ya da yapamadığımız şeylerden bağımsız olarak seçme şansımızın olduğunu ve bunun önemini hatırlatır.

JOMO’yu kucaklamak için 4 neden:

Mutluluk Kaynağı #1: Daha çok zaman

Bugün hepimiz zamanı yönetemiyorum diye kıvranırken, fazlasıyla kendimizi tükettiğimiz sözlerden uzak durmak, odaklanmamızı sağlayacak zaman kazandıracaktır. Olmaktan hoşlanmadığımız yerlerde olma zorunluluğundan uzak durma, kendi değerimizi, sosyal medya beğenileri ile belirlemek için sürekli güncel durum atma telaşı ve eforu olmasa aslında ortaya çıkacak zaman ile kendimize daha huzurlu bir hayat tasarlayabiliriz.

Gözümüzü açar açmaz, mesajlara, sosyal medyadaki dramatik olaylara bakma alışkanlığından vazgeçip kendimize odaklanabileceğimiz huzur dolu sabahlar çok güzel olmaz mı?

Mutluluk Kaynağı #2: Doğallık

İstemediğiniz davetlere hazırlık, sosyal medya bağımlılığı olmadan, daha az planlı ve daha doğal yaşamanın lüksü bir başka mutluluk kaynağı. Beklenemedik sürprizlerle hayatın renklenmesi ne kadar uzun zamandır tatmadığımız bir duygu olsa gerek. Hiç planınız olmasa ne yapmak isterdiniz? İç sesiniz neyi deneyimlemek isterdi? Bu 2 soru kâğıt üzerinde bile çok farklı duygular yaratmıyor mu?

Mutluluk Kaynağı #3: Farkındalık

Yoğun teknoloj, bizi duygularımızdan uzaklaştırmakta. Dolayısı ile biz de yalnızlığımızı, üzüntü ve sıkıntımızı unutmak için akıllı telefon ve sosyal medyadan medet ummaktayız.

Evet, yaşamak bazen acıtıyor. İyi günler kadar kötü günler de var. Mutluluktan, kızgınlığa, huzurdan üzüntüye geniş bir specturumda deneyimlediğimiz duygularımız var. Hayatımız bu duygusal iniş çıkışları denge ile yaşayabilmeyi başarabildiğimizde anlam kazanıyor. Kaçışlar sağlıklı değil maalesef ki.  O yüzden teknolojiye sığınıp kaçmaktansa, duygularımızın, insan olduğumuzun farkına varıp uyanabiliriz. JOMO buna yardımcı olacaktır.

Mutluluk Kaynağı #4: Yavaşlamak

Anda kalmak, burada olmak, şimdiyi deneyimlemek. Başkalarının değil kendi hızında var olmak. Hayatı en saf haliyle deneyimlemek için aslında hiçbir şey kaçırmadığınızı farkına varın. Ya da kaçırmaktan korkmayın.  Güneşin doğuşunu seyretmek, kahvenin buram buram kokusunu içinize çekmek, çimlerin biçildikten sonraki hissi, kuş sesleri. Yaşadığımız dünyadaki en yalın zevkleri kaçırmamak için biraz da yavaşlamak ve gerçek canlılığı keşfetmek için yavaşlamamıza yardımcı olacak en önemli destek kendimiz için yaşamaktır. Bencillik değil ancak BEN e de değer vermekten bahsediyorum. Zihni yavaşlattığınızda ise fark ettiğiniz her şeyin, beyninizde farklı fikirleri nasıl tetiklediğini ve yaratıcılığınızın arttığını göreceksiniz.

Güzel söyledin de tüm bunları nasıl yapacağız diye sorduğunuzu duyuyorum. Onu da bir sonraki yazımda paylaşacağım.

Şimdilik FOMO yerine JOMO fikrini içimize sindirelim.

Ece Sueren Ok


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Lütfen yazıyı paylaşın | Bilgi paylaştıkça çoğalır, paylaşmak değer katar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here