Fincanımda Şair Var

0
289

Her geçen gün hayat bize biraz daha anlaşılır bir şekilde fısıldıyor gibi hissediyorum. Siz de fark ediyor musunuz, şu günlerde muazzam bir tablo gibi yansıyor gökyüzü, sabaha ve gün batımına.

Prof.Dr. Sadettin Ökten’in sözü aklıma geliyor, yine büyüleyici bir gün batımını izlerken:

“İnsanın gökyüzüne bakacak vakti olmalı. Yapamadım, yetiştiremedim hiçbir zaman bitmez. Hiçbir devirde de bitmemiştir.” 

Sadettin Ökten’in ‘Fincanımda Cola Var!’ adlı kitabını tekrar okuduğum bugünlerde birlikte olduğumuz o kahve kokulu dönemleri hatırlamak ne iyi geldi… Kenarında lokumu, nakışlı fincanı, baştan çıkaran kokusu, kırk yıllık hatırı taşıyan lezzetiyle gerçekten de bizi anlatan en doğru sembol Türk kahvesi… Aslında birçoğumuz biliyoruz, komşularla birlikte içilen sabah kahvelerinin tadını.  Fakat şu sıralar genelde yoğun, yorgun ve telaşlıyız.  Bu nedenle kahvelerimizi de bir çırpıda içip, gökdelenlerin, yüksek binaların, inşaatların arasından eve, işe, olmamız gereken yerlere yetişmeye çalışıyoruz…

Başımızı kaldırsak, pencereden dışarıya şöyle bir göz ucuyla bile baksak, neşeyle davet eden gökyüzünün davetine kayıtsız kalamayacağız. Gün içinde yaşadıklarımız, gündem, sorumluluklar- evet katılıyorum, insan bu düşünce baloncuğunun içinde çaresiz kalıyor- sanki bir şeyler elimizi ayağımızı bağlıyormuş gibi kalakalıyoruz olduğumuz yerde, özellikle cep telefonlarımızın ana ekranında…  Meşguliyete o kadar çok alışmışız ki, yalnız kaldığımızda ya da boş zamanımız olduğunda nasıl değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Çok şey yapmak istiyoruz ama hiçbirini gerçekleştiremeden zaman geçiveriyor.

Bir gökyüzü insanın düşünce baloncuklarını alt üst edebilir. Sarhoş ruhlarımız, bize renkleriyle kendini açan gökyüzünün dirilten görüntüsüyle ayılabilir. Yürürken şöyle kafamızı kaldırıp bir bakabilsek gökyüzüne, o andan sonra ruh halimiz daha farklı seyredecek.  Fakat kafamızı kaldırıp bakmak için kendimizi yenemediğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle gökyüzü fotoğrafı çekmeyi de, çekilmiş gökyüzü fotoğraflarına bakmayı da seviyorum. Görenler, görmeyenlere heyecanla anlatsın ve kafasını kaldırıp gökyüzüne bakıncaya kadar paylaşsın o fotoğrafları…

Muazzam bir manzara, alttan hafifçe çalan müzik ve pencere önünde duran iki berjer…  “Bu tablonun içinde eksik olan şey nedir?” diye sorsalar eminim hepimiz Türk Kahvesi diyeceğiz.  (Aklınızdan mutfağa gidip bir kahve pişirmek geçti değil mi? Adını anmak bile yetiyor, aşkına mutfağa gitmeye.)

Kahve birçoğumuzun vazgeçilmezi.  Özellikle Türk kahvesi hem emek hem de ortam ister. En önemlisi de dost ile muhabbet ister. Bizim kız Zeynep Bone ile en büyük hayalimiz sevdiğimiz şairlerden oluşan bir masada oturmak ve onlarla sohbet etmek. Yıllarca iç geçirerek düşledik o masayı…  Bugün de bu gün batımında tek başıma hayal kuruyorum ama tek başıma kahvemi içmiyorum. Yanımda sözlerini gökyüzüne, kahveye ve yaşamaya dikmiş şairler var. Ne zaman gökyüzüne bir bakış atsam, ellerinde kahveyle zihnimin pencere önüne gelirler.

“Kahve bizi sert, usta ve felsefi yapıyor” der İngiliz edebiyatının kara mizah ustası Jonathan Swift.  

Kahve insanı sertleştiriyor mu bilemiyorum ancak kahve üzerine şiir yazan şairlerin ustalıklarında kahvenin de bir payı olduğu kesin.

 “Yeryüzünün ve içimizdeki alemin gökyüzüyle bir alakası olmalı” diye mırıldanıyorum içimden.  Son derece zarif “gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çok kirlenir” diyor Cahit Zarifoğlu kahvesinden bir yudum alırken.  Bakmadığım günler aklıma geliyor, görülmediği için gökyüzü canımın buğulandığı o günler…

“Kış günü herkesin evi barkı olsun” der ya Cahit Sıtkı Tarancı, “Memleket İsterim” adlı şiirinde ben de içimden, herkesin gökyüzüne bakacak  küçük de olsa bir parça umudu olsun diyorum.  “Hiç mi yok?”  sorusunun kalbimizi deşmesinden ırak olsun umutsuzluk.

“ -Her şeyden biraz kalır- diyor birileri,

Çoğulluk haklılıktır.

Kavanozda biraz kahve,

kutuda biraz ekmek,

insanda biraz acı. “

“Hadi bakayım, al gözlerini gri bulutlardan bu kadar umutsuz olma” diyerek gözümdeki pusları bir mısrayla siliyor Turgut Uyar…

“Can” diye sesleniyorlar diğer şairler, elinde cezveyle ocak başında bekleyen Can Yücel’e; bir kahve yap şu dümenin ağzına. Kallavi olsun!

Tam o sırada Barış Manço’nun Sakız Hanım ile Mahur Bey’i çalmaya başlıyor radyoda… İşte o anda her şey tam zamanına oturuyor. (Ah o eski ahşap evler, sıcak, samimi, gülümseyen, saran, sarılan evler… )“Bu sadece Sakız Hanım ve Mahur Bey değil,  kanun ve kemençenin de aşkıdır” diyor ve Eski Bir Fincan adlı şarkısının hikayesini anlatmaya başlıyor. Paşa dedesinden kalmış eski fincan, ninesi eliyle Abdi Bey’e kahve sunarmış. Hey gidi günler, hey gidi bol köpüklü kahve tadında yaşanan ilişkiler…

Bir de onlar için öldü derler, e bu yaşayan kelimeler, şarkılar da ne o zaman? Notalardaki dizelerdeki nefesler kime ait?

Hepimiz uzaklara dalmışken, durumdan çok etkilenen Cemal Süreya “Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme, kırk yılın hatırına sen kalayım” diyerek noktalıyor bu sevda dolu hikâyeyi.

Karamela’sını sıcacık bir kahve dumanına benzeten  Haydar Ergülen, Tenha bir Eylül bahçesinde konyak, kahve  ve kitap ile hayata eşlik eden Metin Altıok, bir yanı insanlı kahve, bir yanı dünyalar dolusu Edip Cansever, sevdiğiyle şehrin anısı olmak isteyen Ahmet Telli, havanın güzelliğinden içi içine sığmayan Cahit Sıtkı Tarancı,  hepimize kahve ısmarlamak isteyen Murat Menteş ve daha nice gökyüzü ve kahve aşığı yani gözlerini yaşama dikmiş tüm şairler… Latif bir  Ankara akşamında hatırların birini aldık, birini götürdük  sonsuzluğa, kahve ve muhabbetle yaşadık gün batımını…

Fonda Bob Dylan ‘One More Cup Of Coffe’ diye seslenirken, kahvemizin içi okyanus doluyor ve son yudumda içimize akıyor muhabbet ılık ılık…

“Bir fincandaki kahve gibidir hayat. Bazen tatlı bazen değildir. Önemli olan kahvenin tadı değil zaten, onu kiminle içtiğinizdir. “

Hani bazen her şey bir an önce olsun diye, bir an önce bir yerlere yetişmek için, koştur koştur yaşıyoruz ya hayatı. Bazen bir manzaranın karşısında durup, koşmayı bekletmek lazım.

“Şimdi otobüs gelir, biner gideriz. Göğe bakalım…” diyerek ayağa kalktı Turgut Uyar.

Mavi gök orada mı? diyerek yavaş yavaş yükseldi Zarifoğlu…

Ve notalar, dizeler, satırlar tek tek yerlerini aldı gökyüzünde. Her bulut bir şairin, bir şarkının, bir müzisyenin görüntüsünü aldı.  Güneş usulca yerini aya bıraktı…

İnsan gökdelen yalnızlığından kurtulmalı bazen, göğü kapatan kapıları bir bakışla kırmalı…

İnsan bir kahve içimlik zamanın içinde durmalı.  Yanında o an kimse olmasa bile, bir şairin şiirine ekleyip kendini, içindeki aleme misafir olmalı.  Gökyüzüne öyle bir dalmalı ki insan, üstüne sinen kahve kokusu dünyanın öbür ucundan duyulmalı.

Kahve ile ilgili araştırma yaparken Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği olduğunu öğrendim. Ve 7 adımda nasıl mükemmel Türk kahvesi yapacağınızı yazdım.

Tıklayın, öğrenin!

Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Lütfen yazıyı paylaşın | Bilgi paylaştıkça çoğalır, paylaşmak değer katar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here