Jonathan; konuşan bir martıdır, filozoftur, yaşam dersleri verir, gelişime inanır, özgürlüğün temsilcisidir.
Yazılara Kayıt Olun:
43793
Geçmiş Sayılar

Geçmiş sayılarımızı aşağıdaki bağlantılardan indirebilir veya okuyabilirsiniz.
OKU Veya  İNDİR
Twitter’da
Archives
E-Dergi & Son Sayı

Ey Özgürlük

Okulda defterime, sırama ağaçlara yazarım adını

Tarlalara ve ufka, kuşların kanadına, gölgede değirmene yazarım

Uyanmış patikaya, serilip giden yola, hınca hınç meydanlara adını

Ey özgürlük!

Söz: Paul Eluard

Çeviri: Melih Cevdet ANDAY – Orhan Veli KANIK

Müzik: Zülfü Livaneli

Sahi nedir özgürlük? Nasıl bir histir bize yaşattığı? Vatan ana kucağı olsa, doğup büyüdüğümüz yer, kokusu burnumuzda tüten ana gibi olsa, yâr gibi olsa özgürlük ne olurdu sizce? Denize esen melteme doğru dalga dalga saçlarımızı verdiğimiz hafiflik duygusu mu? Kendimizi güzelce ifade ettiğimiz bir günün sonunda duyduğumuz haklı gurur mu? Hoş bir seyahatten sonra yatağa tüm vücudumuzu bıraktığımızdaki rahatlama, uçağa bindiğimizdeki keşfetme hevesi, belki hepsi?

Onur

Her seneye bir filmle başlarım. Genelde ben filmi bulmam, film beni bulur. Bu yıl, İstanbul’da hayatı durduran karın başladığı dondurucu soğukta, dev bir kitabevinde geçmişte yaşattıkları haksız davranışlarının telâfisini beklerken ödülüm beklemediğim şekilde geliveriyor; “Buyurun film reyonundan dilediğinizi seçebilirsiniz.” Tam o tarafa yürümekteyken, başka bir görevli elime bir film tutuşturmasın mı? “Buyurun, Onur filmi, festivalden, Altın Küre adayıydı, bence seversiniz.”

Evrenin dehasına, ince matematiğine hayranım. Şimdi ilk kez karşılaştığım bu delikanlı (kendimce) iyi bir film izleyicisi olduğumu, günlük hayatın gerçekliğine daha yakın bulduğum festival filmlerinin favorim olduğunu nerden bilsin? Evrenin bizimle konuştuğuna inanırım, bazen sembollerle, bazen insanlarla… Hatta -gülmeyin ama- bazen araba plakalarıyla… Elbette anlayana!

“Onur” gibi, gerçek öyküye dayanan filmler beni daha çok etkiler; özellikle son sahnesinde bireylerin sonradan başlarına gelenlerin anlatıldığı kısımlarda. Bir nevi bizden olmuş bu karakterlerden ne kadar zor sıyrılırsak, film o kadar başarılı olmuş sayılabilir.

ey-ozgurluk

Aslan Olmak

2015 tarihli film, Thatcher dönemi İngiltere’sinde yani 1984’lerde geçmekte. Maden işçileri greve giderler. O günlerde, Galler bölgesindeki bir sendikaya en büyük desteği geyler ve lezbiyenler vermek isterler. “Özgürlük, eşitlik” söylemleriyle yaklaşık bir yıllığına greve giden ve çoğunluğu hayli maço olan bu işçiler başka bir sınıftan gelen son derece samimi bu desteğe ne yanıt vereceklerdir? “Özgürlük, eşitlik” derken sadece kendilerini mi, yoksa herkesi mi kastetmektedirler? Özetle, işçileri hem içerde hem dışarıda büyük bir sınav beklemektedir.

Gelinen nokta, küçük gibi görünen bir hareketin bazı işçi gruplarında kabul görmesi ve bugün İngiltere’de gey ve lezbiyen hakları için birçok yasanın çıkışına zemin hazırlaması olur. “Biz kimiz ki, ne yapacağız?” tereddütleriyle başlayan gey ve lezbiyen hareketinin, ekranda bizzat izlediğim karakterlerin gün gelip birçok yasal uygulamanın öncüsü olması taktire şayan.

Aslan olmak sanırım böyle bir şey. Sadece kükremek değil, yeri gelince alanını savunmak, yeri geldiğinde ‘benim kadar herkese özgürlük’ diyebilmek. İstediğin özgürlük kadar sorumluluk alabilmek de cabası.

Osho

Osho içsel özgürlük tanımını ne de güzel yapar: “Özgürlük, saf deneyimleyen olabilmektir. Hiçbir koşuldan etkilenmemektir” der; “kendin olma cesaretidir” diye ekler. Elbette henüz ermediysek veya aşmadıysak-ve şayet kendimizi kandırmıyorsak- aşık da oluruz, koşullardan da etkileniriz. Biz ölümlü insanlar ne yapalım ki böyleyiz.

Gelelim genel özgürlük kavramına. İnsanlar sistemleri oluştururlar. Genelin bilinci paralelinde. Peki oluşturulan sistemler insanları etkilemez mi? Algısını şekillendirmez mi? Veya bir numara dar gelemez mi? Elbette etkiler, insanlar mı sistemleri, sistemler mi insanları kısmına gelince bence tavuk-yumurta misali. Başı sonu belirsiz bir denklem. Her ikisi de birbirini kapsar ve doğurur. Günün sonunda yine her şey “sınırlar”a, ahlâkın temel ilkesine gelip dayanmakta:

  • “Kendimize yapılmasını istemediğimiz davranışları başkalarına nerelerde, nasıl yapıyoruz?”
  • “Kendimiz için istediğimiz güzellikleri başkaları için ne kadar isteyebiliyoruz?” (Dostlar alışverişte görsün gibisinden değil; candan, sahici)
  • “Diğer kişilerle iletişimde -paylaşımda- etkileşimde onları eşya gibi mi, yoksa kendimiz/ kendimizden biri gibi mi görüyoruz? Kalpten kalbe demeyeceğim-bana bu afili ifadeler son derece yapay geliyor- sadece insan-insan seviyesinde ne kadar iletişebiliyoruz?”

Ne olursa olsun hayırlı olması temennisiyle…

Şeyda Bodur