Dostlar, Datça ve Can Yücel

0
734

Uzun zamandır Datça’dayız. Kardeşimin bebeği Nefes dünyaya biraz erken gelmek istediği için bir ara Ankara’ya dönmek durumunda kaldım. Bu konuyu da ayrıca yazacağım. Bir bebeğin dünyaya gelişine, aşama aşama şahit olmak gerçekten de heyecan verici ve mucizevi bir olay. Burada bulunma sebebimiz de oldukça heyecan verici. Çok sevdiğimiz can dostumuz Seda (Esen) evleniyor. Gözünü İstanbul’da açmış ve hayatının büyük bir bölümünü İstanbul’da geçirmiş dostumuzun ani bir kararla Datça’ya yerleşiyor olması da heyecanımızı ikiye katladı. Bir taraftan hazırlıkları yaparken, bir taraftan da hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını yaşadıklarımızdan deneyimledik.  Her şeyin bir zamanı var ve o zaman geldiğinde tüm hikâye rayına giriyor. Mutluluğa da yolda rastladık, içine atladık ve keyifle yol aldık.

ova-bukunden-bir-detay

Şehirlerin, kasabaların, köylerin de insanlar gibi kimlikleri var. Datça çok naif bir kişiliğe sahip.  Tabiatıyla insanın özüne dokunuyor. Yüce Ressam, yarattığı bu muazzam tablonun içine gülümseyerek herkesi dahil ediyor sanki.  Biz de bu muazzam tablonun içinde şükürler içinde yaşadık…

Bükleri, caddeleri, sokakları, ağaçları, bağları, misafirperver halkı ve tüm yaşayanlarıyla öyle güzel sarıldı ki bize Datça, kendimizi hiç yabancı gibi hissetmedik.

“Onu ilk gördüğümde ürkmüştüm. İri yarı bir adam, saç sakal birbirine karışmış, şu masada oturuyordu. Sonra ölene kadar dostum oldu…”

uc-arkadas-orhan-baba-ile-sohbet

Can Yücel’in burada yaşadığını öğrendiğimiz günden beri, yaşadığı Eski Datça’yı, evini, sokağını görmek, onu yaşamak ve hissetmek için can atıyorduk. Bir dostumuz Can Yücel’in sürekli gittiği kahveye de uğramamızı ve Orhan Baba’yı bulup mutlaka onunla da sohbet etmemizi önerdiği için, doğru kahvenin yolunu tuttuk. Eski Datça’ya girer girmez, Can Yücel Kahvesi ya da nam-ı diğer Orhan’ın Yeri’ni kime sorsanız gösteriyor. Kahveye girdik ve Orhan Baba’yı da bulduk. Orhan Babanın eşiyle de tanıştık ve sohbet ettik.  İkisi de çok candan insanlar. Yoğun olmalarına rağmen hiç sıkılmadan bize şair hakkında tüm bildiklerini anlattılar.

can-yucel-sokak-levhasi

Kafede Can Yücel’in oturduğu masayı, anılarını ve bazı eşyalarını muhafaza ediyorlar. Hatta yarım kalmış şarabını bile saklamışlar ve camekanlı küçük bir dolapta sergiliyorlar. Daha sonra Orhan Baba ile konuşmamız esnasında anladık ki, daha ne çok eşyası varmış ama Can Baba’nın kahve için yazmış olduğu şiirini bile alıp götürmüşler. Çalıp götürmüşler demeye dilim varmıyor. İnanamadık. Seven bir insan onun oraya ait bir can parçası olduğunu bilir ve bunu yapmayı nasıl düşünebilirdi ki?

“Allah beni sever, benim kalbim temizdir.”

can-yucelin-oturdugu-masa 

Orhan Baba çok şey anlattı. Kimi zaman gözleri dolarak, kimi zaman gözlerini heyecanla ve kocaman açarak, sanki o günde hala yaşıyormuş gibi.  Söze, “Allah beni sever, benim kalbim temizdir” diye başladı ve neden öyle dediğini de daha sonra anladık.

Orhan Baba doğma büyüme Datçalı, Datça’da çiftçilikten, market ve restoran işine kadar birçok iş denemiş fakat hiçbirinden istediği sonucu alamamış. Yıllar önce, henüz genç bir delikanlıyken bir de şansını fırıncılıkta denemek istemiş ve İstanbul Yatsı Ada’ya fırıncılık eğitimi almaya gitmiş. Orada tanıştığı bir ağabeyini kitap okurken görmüş ve okuduğu kitap ilgisini çekmiş. Kitabın yazarını merak etmiş ve adını sormuş. Ağabeyi, “Çok değerli bir şairdir kendisi, adı Can Yücel” diyerek şairi ve şiirlerini anlatmış.  Bu mevzu orada konuşulduğuyla kalmış ve tekrar Datça’ya dönmüş Orhan baba. Bir türlü düzene girmeyen hayatını toparlamak ve kendi işini yapmak üzere kollarını sıvamış. Babasının kendisine bıraktığı bir yeri önce meyhane, sonra restoran ve daha sonra kahve haline getirmiş. Bununla da kalmamış, doğup büyüdüğü mahalleye bir de muhtar olmuş.  Bu arada da evlenmiş ve iki çocuk babası olmuş. Bir taraftan yerini işletirken bir taraftan da muhtarlığa devam etmiş.

eski-datca-sokagindan-bir-detay

Orhan’ın Yeri adını koyduğu mekanını her sabah herkesten önce gidip kendi açarmış. O gün de erkenden mekanına gitmiş ve masada oturan, iri yarı, saçı sakalına karışmış bir adam görmüş.  Önce çok şaşırmış daha sonra şaşkınlığının yerini korku almış. Tam o sırada bir tanıdık gelmiş ve Orhan Babanın şaşkın halini görünce tebessüm etmiş. Orhan Babanın omzuna, “korkma” der gibi dokunarak, “kim o biliyor musun? Türkiye’nin en önemli şairlerinden biridir. Adı Can Yücel” demiş. Orhan Baba o saniyelerin içinde zaman tünelinde yolculuk yapmış, birlikte çalıştığı ağabeyini, kitabını gördüğü, ismini öğrendiği o ilk günü hatırlamış. Bir anda şaşkınlığı sevinçle karışmış, ne yapacağını bilememiş ve gitmiş ustanın yanına oturmuş. Orhan Baba, o günden sonra bir an bile yanından ayrılmayacağı şair dostu ile tokalaşmışlar ve o eli Can dostu ölene kadar bir daha hiç bırakmamış.

“Bu levhayı sen çakacaksın. “

can-yucele-ait-tablo-ve-esyalar

Yıllar önce kitabıyla karşılaştığı şairin o gün karşısında durduğunu ve hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını yaşadığı bu hikayeyle anlattı Orhan Baba.

Can dostunu nasıl Datçalı yaptığından, gırtlak kanseri olduğunu nasıl öğrendiğine, kaymakamlık kütüphanesine kamyon dolu kitap göndermesinden, evine nasıl yerleştiğine; şair, yazar, asker, bilim insanı, yerli, yabancı tüm dost sohbetlerinde neler paylaştıklarına kadar birçok bilgiyi Orhan Baba’dan keyifle dinledik.

eski-datca-sokak

Yılların içinde demlenen onlarca hikâyenin içinde en çok etkilendiğim iki şeyi ömrümün sonuna kadar unutamayacağım galiba. Orhan Baba’nın Can Yücel’i ne kadar içten sevdiği ve bu iki insanın kıymetli dostlukları ki, bu dostluğun içinde oya gibi işlenmiş anılar var.  Birincisi, Orhan Baba’nın çok az ömrü kaldığını öğrendiği, arkadaşının hayattayken görmesini istediği sokak adı için gösterdiği incelik. Sokağa Can Yücel adını vermek için Sadece kendisi değil tüm Datça birlik olmuş. İnsanın tüylerini diken diken yapan bu birlik yüreğimize asılı bir tabela şimdi.

eski-datca-sokaktan-detay

Can Baba’nın hastalıktan mecali kalmadığı zamanlardan birinde Orhan Baba, Can Baba’yı yanına alıyor ve ona bir sürprizi olduğunu söylüyor. Birlikte daha önce “Yağhane”‘ olan sokağın başına gidiyorlar.  Orhan Baba dostunun koluna giriyor ve “bu sokağa senin adını veriyoruz” diyerek elindeki sokak levhasını gösteriyor. “Can Yücel Sokak” levhasını gören Can Baba çok duygulanıyor ve dostuna sıkıca sarılıyor. Orhan Baba, levhanın çivisini kendisinin çakmasını istiyor ve çekici Can Babanın eline veriyor. Fakat Can Baba çok hasta olduğu için çekici tutup çiviyi çakacak mecali yok. Orhan Baba’nın buradaki hareketi muazzam bir incelikle yüreğimize çakılıyor.

Orhan Baba, Can dostunun koluna giriyor ve “Elini, elimin üzerine koy, bu levhayı sen çakacaksın” diyor. Can Baba’nın elleri Orhan Baba’nın ellerinin üzerinde levhayı sokağın duvarına çakıyorlar.

Bu sahne burnumuzun direğini sızlatıyor. Hepimizin gözleri buğulu, sessizliğe bırakıyoruz kendimizi…

“Güne Bakan Çiçeği…”

İkinci hikâye ise Can Baba’nın vefatında yaşanıyor.

Can Yücel’in naaşının geleceği o gün, herkes sahilde naaşı beklerken Orhan Baba dağ tepe aşarak bir bahçeye giriyor ve bahçenin sahibinden izin alarak Güne Bakış çiçeklerini topluyor ve yine aynı hızla sahile iniyor. Koşarak elinde güne bakanlarla dostunu karşılıyor. Can Yücel’in en sevdiği çiçek “Güne Bakan’mış gözlerimizdeki nemin arttığı o an, tabutun iki köşesine koydum güne bakanları” diyor Orhan Baba, gözleri yaşlı… Hissettiklerimizle Yaşlanıyoruz o an…

Dost, ne büyük kelime… Dostlarımla birlikte hikayelerin içinde gezinirken aynı şeyleri düşündük belki de. İçinde sevgi, şefkat, merhamet, güven, anlayış, cesaret ve daha nice kıymetli anlam barındırıyor.  En sevdiği ne varsa, sevdiğin oluyor.  Onun pabucunu giyerek dolaştırıyor, gözlüklerini takarak dünyaya baktırıyor.  Canı yansa, canının içinde hissediyor sızısını. El, kol, ayak, ayağını bastığı yere yol oluyor. Bir ırmağa girer gibi girerken dost hikayelerin içine, Can Babanın sesi yankılanıyor sanki başka bir zamandan. Olduğu yerden gür sesiyle dostunun ruhundan kalbimize dokunuyor şiirleriyle.

O gün bu ve daha birçok hikâye ile sadece Can Yücel’in değil, iki dostun candan dostlukları ruhumuzun derinlerine şiir gibi okunuyor.

Dedim ya, çok şey anlattı Orhan Baba. Eğer yolunuz Datça’ya düşerse ya da Datça’daysanız ve henüz Eski Datça’ya uğramadıysanız, Orhan’ın Yeri / Can Yücel Kahvesi’ne uğrayıp hikayesini yaşamadan çıkmayın derim.

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha deneyimlediğimiz, hikayelerimizin zincirleme birbirini takip ettiği ve o halkaların birbirine geçtiği özel bir gün yaşadık. Hepimizin Can Yücel ile bağlantılı bir anısı vardı ve bu birlikteliğin, buluşmanın içinde de almamız gereken mesajlar vardı. Birbirinden kopmayan üç dost, iki dostun hikayesini dinledik. Ve üçümüz Can Yücel’in mezarını da ziyaret ederek, Ona gönülden selam verdik.

Zeynep (Bone) “Neden?” dedi, “biz hep ölmüşlerin peşinden gidiyoruz. Neden onlar öldükten sonra izlerini sürüyoruz? Yaşarken sohbet edip, hikayelerini onlardan dinlemiyoruz?

Kim bilir belki bir gün bir masanın etrafına yine böyle dizilir, merakla kendilerinden dinleriz hikayelerini en kıymetlilerimizin.

Biz üç kadın o gün dostluk kavramının tüm sokaklarını gezdik ve sevgi duvarlarını sessizce aştık. Başucumuzda bir biz vardık, bir de evren. Can Yücel’in mezar taşında yer alan Sevgi Duvarı adlı şiirinin o mısrası sanki o günün son mesajı gibiydi:

“Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi.”

Sevilay Acar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Lütfen yazıyı paylaşın | Bilgi paylaştıkça çoğalır, paylaşmak değer katar...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here