Dostlar, Datça ve Can Yücel

0
150

 

Uzun zamandır Datça’dayız. Kardeşimin bebeği Nefes dünyaya biraz erken gelmek istediği için bir ara Ankara’ya dönmek durumunda kaldım. Bu konuyu da ayrıca yazacağım. Bir bebeğin dünyaya gelişine, aşama aşama şahit olmak gerçekten de heyecan verici ve mucizevi bir olay. Burada bulunma sebebimiz de oldukça heyecan verici. Çok sevdiğimiz can dostumuz Seda evleniyor.  Gözünü İstanbul’da açmış ve hayatının büyük bir bölümünü İstanbul’da geçirmiş dostumuzun ani bir kararla Datça’ya yerleşiyor olması da heyecanımızı ikiye katlıyor. Bir taraftan hazırlıkları yaparken, bir taraftan da hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını yaşadıklarımızdan deneyimliyoruz.  Her şeyin bir zamanı var ve o zaman geldiğinde her şey rayına giriyor. Mutluluk da bizi yolda buldu, içine atladık ve keyifle yol alıyoruz.

ova-bukunden-bir-detay

 

uc-arkadas-orhan-baba-ile-sohbet

Dostumuzun bu özel anlarında ona eşlik etmek ve heyecanını onunla birlikte paylaşmak için Datça’dayız. Bu süre içinde Datça’yla da tanışıyoruz. Şehirlerin de insanlar gibi kimlikleri var. Datça çok naif bir kişiliğe sahip.  Tabiatıyla insanın özüne dokunuyor. Yüce Ressam, yarattığı bu muazzam tablonun içine gülümseyerek bizi de dahil ediyor sanki.  Bir tablonun içinde şükürler içinde yaşıyoruz diyebilirim. Bükleri, caddeleri, sokakları, ağaçları, bağları, misafirperver halkı ve tüm yaşayanlarıyla bizi içine alan bu kasabada kendimizi yabancı gibi görmüyor,  daha çok yerlisi gibi dolaşıyoruz çünkü bize öyle hissettiriyor kendini.

can-yucel-sokak-levhasi

Onu ilk gördüğümde ürkmüştüm. İri yarı bir adam, saç sakal birbirine karışmış, şu masada oturuyordu. Sonra ölene kadar dostum oldu… “

Can Yücel’in burada yaşadığını öğrendiğimiz günden beri, onun yaşadığı Eski Datça’yı,  evini, sokağını görmek, onu yaşamak ve hissetmek için can atıyorduk. Bir dostumuz Can Yücel’in sürekli gittiği kahveye de uğramamızı ve Orhan Baba’yı bulup mutlaka onunla da sohbet etmemizi önerdiği için,  doğru kahvenin yolunu tuttuk. Eski Datça’ya girer girmez, Can Yücel Kahvesi ya da nam-ı diğer Orhan’ın Yeri’ni kime sorsanız gösteriyor. Kahveye girdik ve Orhan Baba’yı da bulduk, Orhan Babanın eşiyle de tanıştık ve sohbet ettik. Çok candan insanlar, yoğun olmalarına rağmen hiç sıkılmadan bize bildiklerini anlattılar.  Can Yücel’in oturduğu masayı, anılarını ve bazı eşyalarını kahvede muhafaza ediyorlar. Hatta yarım kalmış şarabını bile saklamışlar ve camekanlı küçük bir dolapta sergiliyorlar. Daha sonra Orhan Baba ile konuşmamız esnasında anladık ki, daha ne çok eşyası varmış ama Can Baba’nın kahve için yazmış olduğu şiiri bile alıp götürmüşler. Çalıp götürmüşler demeye dilim varmıyor. İnanamadık. Seven bir insan onun oraya ait bir can parçası olduğunu bilir ve bunu yapmayı düşünmezdi bile…

 can-yucelin-oturdugu-masa 

“Allah beni sever, benim kalbim temizdir. “

Orhan Baba çok şey anlattı. Kimi zaman gözleri dolarak, kimi zaman gözlerini heyecanla ve kocaman açarak, sanki o günde hala yaşıyormuş gibi.  Söze, “Allah beni sever, benim kalbim temizdir” diye başladı ve neden öyle dediğini de daha sonra anladık.

Orhan Baba doğma büyüme Datçalı,  Datça’da çiftçilikten, market  ve restaurant işine kadar birçok iş deniyor fakat hiçbirinden istediği sonucu alamıyor. Yıllar önce, henüz genç bir delikanlıyken bir de şansını fırıncılıkta denemek istiyor  ve  İstanbul Yatsı Ada’ya fırıncılık eğitimi almaya gidiyor. Orada tanıştığı bir ağabeyi kitap okurken, okuduğu kitap ilgisini çekiyor ve yazarının ismini görüyor. Merak edip ağabeyine soruyor ve “Can Yücel çok değerli bir şairdir” yanıtını alıyor. O mevzu orada konuşulduğuyla kalıyor ve Datça’ya dönüp, babasının kendisine bıraktığı bir yeri önce meyhane, sonra restaurant ve daha sonra kahve haline getiriyor.  Doğup büyüdüğü mahalleye bir de muhtar oluyor.  Bu arada evleniyor, iki çocuğu oluyor. 

Muhtar Orhan Baba, bir gün her zaman olduğu gibi kahveyi açmak için kahvesine giriyor ve masada oturan, iri yarı saç sakal birbirine karışmış bir adam görüyor. Gördüğünde biraz ürküyor, o sırada bir tanıdık geliyor ve Orhan Baba’nın şaşkınlığını anlayınca, “kim o biliyor musun? Türkiye’nin en önemli şairlerinden biri, Can Yücel “ diyor. Orhan Baba, o günden sonra bir an bile yanından ayrılmayacağı şair dostu ile el sıkışıyor ve o eli bir daha hiç bırakmıyor.

eski-datca-sokagindan-bir-detay

“Bu levhayı sen çakacaksın. “

Yıllar önce kitabıyla karşılaştığı şair, o gün karşısında duruyor ve hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını yaşadığı bu hikayeyle anlatıyor.  Onu nasıl Datçalı yaptığından, gırtlak kanseri olduğunu nasıl öğrendiğine, kaymakamlık kütüphanesine kamyon dolu kitap göndermesinden, evine nasıl yerleştiğine; şair, yazar, asker, bilim insanı, yerli, yabancı tüm dost sohbetlerinde neler paylaştıklarına kadar birçok bilgiyi Orhan Baba’dan keyifle dinledik.

Yılların içinde demlenen onlarca hikayenin içinde en çok etkilendiğim iki şeyi ömrümüzün sonuna kadar unutamayacağız galiba. Orhan Baba’nın Can Yücel’i ne kadar içten sevdiği ve bu iki insanın kıymetli dostlukları ki, bu dostluğun içinde oya gibi işlenmiş anılar var.  Birincisi, Orhan Baba’nın çok az ömrü kaldığını öğrendiği, arkadaşının hayattayken görmesini istediği sokak adı için gösterdiği incelik. Sadece o değil, Datça birlik olmuş ve bunu keyifle, sevgiyle, saygıyla ve gönülle üstlenmişler.

Can Baba’nın hastalıktan mecali kalmadığı zamanlardan birinde Orhan Baba, Can Baba’yı yanına alıyor ve ona bir sürprizi olduğunu söylüyor. Birlikte daha önce Yağhane olan sokağın başına gidiyorlar.  Orhan Baba dostunun koluna giriyor ve “bu sokağa senin adını veriyoruz” diyerek elindeki sokak levhasını gösteriyor. “Can Yücel Sokak” levhasını gören Can Baba çok  duygulanıyor ve dostuna sıkıca sarılıyor. Orhan Baba, levhanın çivisini kendisinin çakmasını istiyor ve çekici Can Babanın eline veriyor. Fakat Can Babanın hastalıktan mecali yok, çekici tutup çiviyi çakamıyor. Orhan Baba’nın buradaki hareketi muazzam bir incelikle yüreğimize çakılıyor. “Elini, elimin üzerine koy, bu levhayı sen çakacaksın “diyor ve Can Baba’nın elleri Orhan Baba’nın ellerinin üzerinde levhayı sokağın duvarına çakıyorlar.

can-yucele-ait-tablo-ve-esyalar

“Güne Bakış Çiçeğini Çok Severdi.”

İkinci hikaye ise Can Baba’nın vefatında yaşanıyor. Can Yücel Güne Bakış  ( Güne Bakan )çiçeğini çok severmiş. O gün dağ tepe aşarak bir bahçeye giriyor ve bahçenin sahibinden izin alarak dostunun çok sevdiği Güne Bakışları alıp, koşarak sahile iniyor. Dostunu en çok sevdiği çiçeklerle karşılıyor ve tabutunun iki köşesine Güne Bakışları yerleştiriyor. 

“Dost, ne büyük kelime“ düşünüyorum hikayeleri dinlerken. İçinde sevgi, şefkat, merhamet, güven, anlayış, cesaret ve daha nice kıymetli anlam barındırıyor.  En sevdiği ne varsa, sevdiğin oluyor.  Onun pabucunu giyerek dolaştırıyor, gözlüklerini takarak dünyaya baktırıyor.  Canı yansa, canının içinde hissediyor sızısını. El, kol, ayak, ayağını bastığı yere yol oluyor. Bir ırmağa girer gibi girerken dost hikayelerin içine, Can Babanın sesi yankılanıyor sanki başka bir zamandan. Olduğu yerden gür sesiyle dostunun ruhundan kalbimize dokunuyor Dostluk adlı şiiriyle;

Boşa gitmez ne kadar güvenseniz,

Dibini görürsünüz her şey meydanda,

Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.

İçi dışı birdir çekinme ondan,

Her sözü içtendir, her davranışı candan.

eski-datca-sokak

O gün bu ve daha birçok hikaye ile sadece Can Yücel’in değil, iki dostun candan dostlukları ruhumuzun derinlerine şiir gibi okunuyor.  Dedim ya, çok şey anlattı Orhan Baba. Eğer yolunuz Datça’ya düşerse ya da Datça’daysanız ve henüz Eski Datça’ya uğramadıysanız, Orhan’ın Yeri / Can Yücel Kahvesi’ne uğrayıp hikayesini yaşamadan çıkmayın derim.

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha deneyimlediğimiz, hikayelerimizin zincirleme birbirini takip ettiği ve o halkaların birbirine geçtiği özel bir gün yaşadık. Hepimizin Can Yücel ile bağlantılı bir anısı vardı ve bu birlikteliğin, buluşmanın içinde de almamız gereken mesajlar vardı. Birbirinden kopmayan üç dost, iki dostun hikayesini dinledik. Ve üçümüz Can Yücel’in mezarını da ziyaret ederek, Ona gönülden selam verdik.

Zeynep, “Neden? “ dedi, “biz hep ölmüşlerin peşinden gidiyoruz. Neden onlar öldükten sonra izlerini sürüyoruz? Yaşarken sohbet edip, hikayelerini onlardan dinlemiyoruz?

Kim bilir belki bir gün bir masanın etrafına yine böyle dizilir, merakla kendilerinden dinleriz hikayelerini en kıymetlilerimizin.

Biz üç kadın o gün dostluk kavramının tüm sokaklarını gezdik ve sevgi duvarlarını sessizce aştık. Başucumuzda bir biz vardık, bir de evren. Can Yücel’in mezar taşında yer alan Sevgi Duvarı adlı şiirinin o mısrası sanki o günün son mesajı gibiydi: 

“Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi”

eski-datca-sokaktan-detay

 

 


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın:




Yorum Yazın

Please enter your comment!
Please enter your name here