Jonathan; konuşan bir martıdır, filozoftur, yaşam dersleri verir, gelişime inanır, özgürlüğün temsilcisidir.
Yazılara Abone Olun:
E-Dergi & Son Sayı

PDF formatını bu bağlantıdan indirebilirsiniz.


Geçmiş Sayılar

Geçmiş sayılarımızı aşağıdaki bağlantılardan indirebilir veya okuyabilirsiniz.
OKU Veya  İNDİR
Twitter’da
Archives

Kariyer Sohbeti

Seçmek ya da Seçmemek…

iş1Annemizi, babamızı, cinsiyetimizi, doğdumuz şehri ve daha pek çok şeyi seçemeyiz hayatta ama yaşamın başka alanlarında bambaşka seçimler yaparız… Bazı seçimler kendiliğinden gelir önümüze, otomatik olarak seçer beynimiz.. Bazı seçimlere karar vermek aylarımızı alır, bazılarıysa adeta hayatın bir sınavıymış gibi bizi zorlar, yorar.

 

Bebekken mama seçeriz, biraz büyüyünce oyuncaklarımızı… Okul çağına geldiğimizde giydiğimiz elbiseyi, kullanacağımız kalemi, yediğimiz yemeyi seçmeye başlarız… Sonra arkadaş seçmeye başlarız ve sistem bizi hep seçimler içinde bırakır. Sınavlara gireriz, bu sefer seçilen taraf biz oluruz. Ya da iyi bir puan almışsak “Hangi okula gitsem?” seçimi yaparız.

Hayat, yaptığımız seçimler ile daha kolay ya da daha anlamlı olabilir. Yaş ilerledikçe farklılaştığımızı hissederiz.Alışkanlıklarımız, mesleklerimiz, giyim zevkimiz, damak tadımız, tatil tercihimiz, hayattan beklentilerimiz, dileklerimiz… hepsi birbirinden farklı ve çeşitli. Herkesin birbirinden farklı olduğu, kimsenin kimseye aynen tıpatıp benzemediği bu mucizevi hayatımızda, bilinçli ya da bilinçdışı seçimlerimiz de birbirimizden farklı. Bilinçdışı seçimlere pek dokunamasak da mesele bilinçli yaptığımız seçimlerle mutlu olabilmekte aslında.

Peki meslek seçimlerimiz nasıl olmalı? Gerçekten olmak istediğimiz işi mi yapıyoruz, yoksa yaptığımız hiçbir seçim bizi mutlu etmiyor mu? Okul yıllarından itibaren “seçimler” başlar hayatımızda. Özellikle de yapacağımız işin veya mesleğin ne olacağına karar vermek için, biraz geç bir yaştır üniversite sınavları dönemi… Günümüzde, anaokulundan itibaren çocukların sanata mı yoksa matematiğe mi yatkın olduğunun üzerinde daha çok duruluyor ve buna göre de küçük yaştan itibaren seçimler yapılabiliyor artık.

Gelelim çalışma hayatındaki “seçimlerimize”… yaptığımız işi istemeden seçmiş olabiliriz veya hayat şartları bizi o işi yapmaya zorlamıştır ister istemez.. Üstelik işimizi yaparken ne patronumuzu, ne de çalışma arkadaşlarımızı seçme şansımız yoktur. Bizler işi seçeriz, kabul ediliriz ve bizi çevreleyen bu şartlar kendiliğinden oluşur. Hemen hemen her seçim, ama doğru ama yanlış bizim hayatımızı etkiler.Bu çok önemli sayılabilecek bir karar da olabilir; önemsiz bir ayrıntı da… Attığımız her adımı düşüncelerimiz belirler. Seçimlerimiz düşüncelerimizin eseridir, beynimiz düşüncelerimizi harekete geçirir. Hayatta ya iyi vardır ya da kötü, ortası yoktur. Seçimlerimiz ya hayata bağlar bizi, mutlu eder, huzur verir; ya da hayattan bir adım daha koparır, acı verir, yanlıştır…

evlilik3Yaşamımızın sorumlusu bizleriz. Her seçim, farkında olarak ya da olmayarak, başka şeylerin reddedilmesi anlamına da gelir. Bu yüzden, ‘Her tercih, bir vazgeçiştir’. Seçimler, içlerinde avantaj ve dezavantajlar barındırır. Bu açıdan her seçim aynı zamanda bir kaybediştir. Ama ne kaybettiğini bilmek, ne kaybedeceğini bile bile o seçeneği elemek sorumluluğu, kişinin kendisine aittir.

Bazen birşeyleri elerken, çevrenin, ailenin ya da bizi çevreleyen şartların etkisi altında kalırız. İstediğimiz için değil, mecbur olduğumuz için seçim yapabiliriz. Çalışma hayatında da buna benzer birçok şey yaşarız.

Bunu bir örnekle detaylandıralım:

Yetenekli olduğunuzu biliyorsunuz, konservatuar sınavlarına hazırlanmak istiyorsunuz; ancak ne özel bir eğitim almaya gücünüz, ne de konservatuarı kazansanız bile masrafını karşılayacak bütçeniz var… Bir taraftan da çevrenizin söyledikleri, kafanızı kurcalıyor:

  • Ne yapacaksın konservatuar okuyup… Niyazi amcanların oğlu iktisat okudu, girdi bir bankaya, çalışıyor mis gibi…

  • Nerden çıkarıyorsun böyle boş işleri bilmem ki… yok müzikmiş, yok bilmem ne… O kadar çalışıp didiniyoruz senin için, yüzümüzü kara çıkarma.

  • Sanatçıya değer verilmiyor bu ülkede. Oku doğru dürüst bir bölüm, gir memurluk sınavlarına. En güzeli bu.

İster istemez bir seçim yapıyor beyniniz ve bu seçim otomatik oluyor. Tamamen şartlandırılmış bir seçim oluyor yani. Üniversite tercihlerinize ‘İktisat’ yazıp kazanıyor ve okuyorsunuz; hem de müzik okumak burnunuzda tüterken…

kararlarinizi-nasil-1Çok başarılı geçmeyen bir öğrencilik hayatı. Sonrasındaysa iş arama telaşı… Mecburen yine seçiminizi okuduğunuz alanla ilgili bir işten yana kullanıyorsunuz. Orta ölçekli bir şirkette muhasebeci olarak başlıyorsunuz çalışma hayatınıza… Aklınızda hep “müzik” var oysa… Gel zaman git zaman, para kazanmak ya da terfi almak size yetmiyor. Daha doğrusu mutlu olamıyorsunuz… Bu saatten sonra iş de değiştiremezsiniz, konservatuar sınavlarına da giremezsiniz… En iyisi, aklınızda kalmaması, içinizde de ukte olmaması için, etkinliklere katılmaya karar veriyorsunuz. Yılbaşı daveti, şirket yemeği derken sizdeki yetenek açığa çıkıyor ve hiç ummadık kişilerden tebrikler almaya başlıyorsunuz….

Bu sadece bir örnek… Burada aslında içimizde var olan potansiyeli kullanmayı bilmek önemli olan ve o şirket yemeğine gitmek de bir seçim, orada sahne alma riskini göze almak da…

******** ******* ******* *******

Sabahları uyandığınızda, iki şeyi düşünüp mutluysanız, herşey yolunda demektir. Bunlar ne mi?

  • Başınızı çevirdiğinizde yanınızdaki eşiniz

  • Gitmek için acele ettiğiniz işiniz…

Eş seçimi de en az mesleğinizi/işinizi seçmek kadar önemli. Hatta hayattaki en önemli seçimimiz aslında. Doğru kişiye karar vermek, doğru kişiyi sevmek kolay bir seçim değil.

Gerek eş, gerekse iş seçiminde bazı ölçütlerin olması gerekir. Bu ölçütlerin olması da, aşka mani değildir. Aksine, bu ölçütler aşkın uzun vadeli olmasını sağlar. Her iyi evlilik, iyi bir aşkla mı başlar, iyi bir aşkla mı devam eder? Aşk iyi evliliğin sebebi midir, sonucu mudur? Bu soruları sorduğumuzda birbirine aşık olarak evlenen kişiler; iyi iş birlikleri de kurabiliyorlarsa iyi aşıklar olabilirler. İşbirliği kuramazsanız, o aşk da buharlaşır. Ömür boyu süren aşklar, işte bu iyi işbirliklerinin sonucunda ortaya çıkar. Eş kriterleri iyi işbirliği kurmanın kriterleridir.

 evlilik2

Nasıl ki bir çocuğun okula başlayabilmesi için, belli bir olgunluğa gelmesi gerekiyorsa; evlilikte de eş olgunluğu gerekmekte. Mesela, evlilik olgunluğuna erişmeden evlenen kişilerde, “biz” olmak yerine “ben” olmak ön plana çıkabiliyor. Oysa ideal evliliklerde ‘biz’ bilinci oluşmalıdır. Herkesin kendi özel alanı olduğu gibi, ortak alanlar da olmalıdır. Evlilik iki ayrı cumhuriyetin federasyon kurması gibidir; ortak hareket edebilmek demektir. Kendisini ve ilişkisini yönetebilecek seviyeye gelmiş olanlar, evlilik olgunluğuna ulaşmış insanlardır.

Sen benim imtihanımsın, senin sayende cenneti kazanacağım’ diyenler de var evlilik için… “Ömrümü yedin be kadın, hayatım senin yüzünden mahvoldu!” diyen de… Evlilik sürecinde her iki taraf da davranış ve özelliklerine tahammül edebilmelidir. Bu, insan ilişkilerinde de böyledir. Evlilik bir dağa çıkmak gibiyse; o yolda sadece çiçekler yoktur. Taşlar, çukurlar, tepeler de vardır. Bunları aşmak gerekir. Tabii “birlikte aşmak” gerekir. İçinde sevgi olan tahammül, faydalıdır. Ve karşılıklı fayda sağlar.

Büyük şehirlerde, büyük hayatlar yaşanıyor. Birlikte yemek yiyemeyen, beraber vakit geçiremeyen, konuşamayan çiftler, doğal olarak bir şeyi paylaşamıyorken, aynı hayatı paylaşmaları nasıl mümkün olur?

Büyük şehirlerde büyük hayatlar yaşanıyor, tabii büyük sorunlar da yaşanıyor. Aslında bunun için sihirli bir formül var: Nitelikli beraberlik. Ya da “kaliteli vakit geçirme seçimi” Günümüzde zaman az. Çiftler 10 dakika bir araya gelebiliyorlarsa; sevgi dolu bir bakış, birkaç güzel söz ve bir tebessümü birbirlerine çok görmemeliler. Herşeyin başı sağlıklı iletişim kurmak ve diyalogtan geçiyor aslında. Beklemediği bir anda elini tutmak, sevgi sözcükleri söylemek nitelikli beraberliği oluşturuyor. Nitelikli beraberlikler büyük hayatların, büyük tehlikelerini de azaltıyor. Buradaki seçim, televizyondaki dizi mi, eşinizle sohbet etmek mi… Ya da gelecek misafirlere hazırlık yaparken, “Çok işim var beni meşgul etme” demek yerine, “Bana yardım edebilir misin, hem bu arada bugünkü toplantını da konuşmuş oluruz” demek mi… Aslında hayat, o kadar zor değil… Seçimlerimizi belirlemek, her an bizim elimizde…

Ve seçimlerimizle hayatımızı kolaylaştırmak da…

Peki, olmadı diyelim.. Ne yaptıysak olmadı, karşımızdaki kişiyi ne susturabiliyoruz, ne de onca çabamıza rağmen geçinebiliyoruz… Ölçtük, biçtik: “Yanlış bir seçimdi onunla evlenmek” dedik… ya da ona olan / olduğunu zannettiğimiz sevgiyi tükettik. Bir gün bir baktık ki, meğer hiç sevmiyoruz birbirimizi… Böyle bir durumda ne yapmalı peki? Neyi seçmeli? Mutsuz bir ortamda zamanı boşuna tüketmeyi mi, yıpranmayı üzülmeyi mi, yoksa doğru bir karar verip ve seçim yapıp yeni bir hayata yürümeyi mi?

evlilik1Evlilikte, ayrılma ahlakı önemli bir husus Evliliğin çok ciddi bir sorumluluğu var; ama kaçınılmaz olarak bırakmanız gerekiyorsa, artık gücünüzü tüketmeye başladıysanız, elinizden bir şey elmiyorsa, her iki taraf için de ayrılmak daha iyi olacaksa, şimdiye kadar elinizden gelen her şeyi yapmışsanız, ayrılık bir sonuç olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Ve yürümeyen evliliklerde o da bir “seçim”dir. Çocukların iyiliğini düşünmek, tartışma ya da kavganın olmadığı ortamda daha mutlu büyümesini sağlamak, ayrılan anne-babaların temel görevi olmaldıır. ‘Çocuğun iyiliğini düşünerek ayrılma’, ayrılma ahlakına uygun bir davranıştır.

Yazımın başlarında da dediğim gibi, her tercih bir vazgeçiştir. Aynı zamanda her tercih ya da seçim, yeni bir başlangıçtır. Önemli olan yaptığınız tüm seçimleri, severek ve isteyerek yapmış olmak ve seçimlerimize sevgiyi taşımak… hayatı kolaylaştırmak, doğru seçim yaparak elimizde aslında. 

Martı e-dergimizi okuyun ve sevdiklerinize de okutun.

yasemin_sungurMerhaba,

İşte Nisan. En sevdiğim ay. Çünkü ben doğmuşum. Yazarımız Zeliha’da bu ay doğmuş, ikimizin doğum günü aynı gün. Yani Nisan ayını daha çok sevmem için nedenlerim önemli..:)

Yine her yazarımızdan farklı ve ilham veren konularla ilk bahara merhaba diyoruz. Doğa uyandı, ağaçlar tomurcuktan çiçeğe dönüyorlar. Çevrenize bakın, fark edin, bakmakla yetinmeyin dokunun, fotoğraf çekin, bazen detayı görmek için bir camın arkasından bakmak işe yarar. Bir ağaç seçin, seçtiğiniz ağacın değişimini izleyin ve fotoğrafını çekin. Çektiğiniz fotoğrafları sevdiklerinize hediye edin. Tomurcuktan çiçeğe, çiçekten meyveye dönüşür gibi çoğalın. Yenilenme, değişme ve dönüşme zamanı. Hayal edin, hedefleyin, planlayın ve harekete geçin.

Martı dergisi olumlu gelecek için içerik üretirken her ay yeni düşünceler ile size ulaşıyor. Bu ay benimle yapılan bir sohbet var. Trabzon’dan çok değerli öğrencim Arzu Aktaş sordu ben yanıtladım. Aynada kendimi gördüm. Soru sormak daha kolay itiraf ediyorum. Umarım benim öyküm başkalarına ilham verir.

Bu ay fotoğrafı ile kapağımıza Fotoğrafçı Niko Guido’nun MARTI’sı kondu. 

Martı e-dergimizi okuyun ve sevdiklerinize de okutun. Gelişim için her yönden ve duygumuzu besleyerek kendimizi geliştirebiliriz. Sevgiyle nefes alın ve adım atın.

 

Dijital Obezite, Dijikoliklik, Dijital Detox, Dijital Fitness

Biz bunu hep yapıyoruz. Biz insanlar… Dur durak bilmiyoruz.

Çok yiyor, obeziteyi dünyanın en yaygın salgın hastalığına dönüştürüyoruz. Kolestrol, yüksek tansiyon, damar sertliği, kalp, ortopedik sorunlar ve tabii beraberinde onlarca psikolojik, sosyolojik ve ekonomik derdi kaderimiz haline getiriyoruz.

Alışveriş ve tüketim çılgınlığı yaratıyor, borç harç ödemek için yaşar/çalışır hale gelip, kendimizle beraber dünya kaynaklarının, çevrenin ve aslında birbirimizin canına okuyoruz.

Kısacası biz bunu hep yapıyoruz. Obeziteye eğilimimiz var ve şimdi yeni bir türünü daha yaratmış bulunuyoruz ki ona da “Dijital Obezite” diyoruz.

Evet ışık hızında başlayan ve ilerleyen Dijital Devrim hepimizi “dijital obezlere” dönüştürdü. Çoluk, çocuk hepimiz dijital obez, hatta digiholic-dijikolik olduk ve ileri seviyede FOMO’muz var. Ve daha işin başındayız…

 2

İnternetin gelişimi ile…

 

- Önce masalarımıza desk-top bilgisayarlar olarak yerleşen,

- Sonra dizlerimize, kucağımıza lap-top’lar olarak oturan

- Daha sonra sinsice avucumuzun içine mobil ve akıllı telefonlar, tabletler olarak giren

- Şimdilerde parmaklarımızın ucuna kadar inen ve Google Glass’la göz bebeklerimize yerleşmek

üzere olan

- Hatta derimizin üstüne, altına dijital dövmelerle, giysilerimizin, aksesuarlarımızın içine

weearable/giyilebilir” teknolojiler olarak döşenebilen dijitler artık “dijital tsunami, bilgi

tsunamisi” ne dönüştü.

- Hatta bırakın bizi, insanları “şeyler de birbirleriyle haberleşir” (M2M, V2V) hale geldi. Trafik

lambaları ile arabalar, navigasyon cihazı, mobil sağlık uygulamaları dediğimiz şeyler, kendi

kendilerine gideceğimiz yolları, sağlık durumumuzu falan konuşmaya…

- Robotlar topa girmek üzere saha kenarında ısınma hareketlerine başladılar.

İşte bunların hepsi de her an, her yerde çeşitli cihazlarla birbirine bağlı/bağımlı Hyper Plugged, Hyper Connected / Hiper Bağlantıda, Hiğer Bağlı diye tabir edilen yeni tür bir insanlık yaratıyor.

Ve bu bizi ürkütüyor…

4

İlk başlarda sevinmiştik…

 

Ayyy ne güzel birbirimize bağlanıyoruz, artık her şeyden, her an, jer yerde haberimiz olacak!” diye. Gözlerimiz doluyordu, Nokia’nın ünlü “Connecting People” sloganı ve o ünlü “din din din dong…” cıngılı ile. Ancak sonra o meşhur, “işaret parmakları birbirine uzanan” iki insan elinden biri dijital, robotik olanla yer değiştirmeye, işin de tadı kaçmaya başladı.

silicon-valley-sign-lg

Dijitalleşmenin ve mobilleşmenin ilk aşamalarda hissettirdikleri; tıpkı aç ya da susuz insanın yemeğe, suya kavuştuğu ilk anlardaki sevinci, yüksek hazzı, tatmini gibiydi. Ohhh! sonunda açlığını hissettiğimiz şeye kavuşmuştuk. Ancak karın doyduktan sonra yemeye devam edince bedenimizin şişmesi gibi, dur durak bilmeden bağlanmaya, bilgi almaya vermeye devam edince de beynimiz şişmeye başladı.

Her gün;

- İnsanlar en çok cep telefonlarını kaybetmekten, unutmaktan korkuyor, rahatsız oluyor

- İnsanları en çok internet bağlantıları olmayınca panikliyor

- İnsanlar uyanır uyanmaz ilk, uyumadan önce en son cep telefonlarına bakıyorlar

- İnsanlar ortalama 5-6 dakikada bir mesaj kontrol ediyorlar

- Tuvaletlerde, kalabalık yerlerde en çok unutulan, çalınan şey mobil cihazlar 

türünde bilgiler, sayılar veren anket, araştırma okuyoruz. Buradan ve buradan dünyanın dijital, sosyal medya vb. rakamlarına, gidişatına göz atabilirsiniz. Ki bu rakamlar da çoktan artmıştır bile…

Tüm bunlar insanlığın ve çeşitli cihazların top yekûn, birbirine 7/24 bağlandığını ve hızla ve daha da yaygın, derin biçimde bağlanmakta olduğunu gösteriyor. Çocuklar, gençler, yetişkinler üzerindeki çeşitli deneylerle, gözlemlerle etkileri, olası riskleri ve önlemler vb. konularında daha fazla bilgi edine, anlama ve çare bulma ihtiyacımızı tatmin etmeye çalışıyor.

Henüz çareler, tedaviler vb. hakkında belirginleşen, netleşen pek fazla bir şey yok ancak, aşağıda sıraladıklarım bu konularda ön plana çıkanlar en son konuşulanlar arasından sizin için derlediklerim;

 

  • Dijital obezite ya da bağımlılıktan kaçmak, dijitlerden arınmak için Dijital Detox, Dijital Diyet öneriliyor. Hatta Dijital Detox kampları, Dijital Diyet programları ve eğitimleri yurt dışında ciddi birer iş alanı olma yolunda ilerliyor. Bunlarda çoğunlukla önerilenler ya kendi iradenle 1 gün, 1 hafta vb. hiç bir elektronik haberleşme cihazına dokunma ya da bu amaçla yapılan kamplara, seyahatlere katıl türünde.
  • Dijital huysuzluk, dijital yorgunluk, dijital keyifsizlik gibi kavramlar artık sıkça kullanılıyor.
  • FOMO nun (Fear of Missing Out) yerini JOMO (Joy of Missing Out) almalı deniyor. Yani yetişememe, geride, eksik kalma korusunu boş verelim, koy verelim. Geride ve de eksik kalmanın tadını çıkaralım görüşüne hakim insan sayısı artıyor.
  • Bazı kesimlerde “analog” yükselen trend olarak gösteriliyor. Doz aşımı dijitalleşme ve sosyal medya kullanımından yılan, hızla gelen robotlaşmadan korkan insanların eski tip, analog eşyalar, yaşam ve düşünce tarzına eğilimi arttırdığını savunuyor. “Dijitalin analogla imtihanı” diyenler yaygınlaşıyor…
  • İnsanlar, özellikle gençler dijital kalabalık ve çokluk içinde giderek yalnızlaşıp, daha az konuştup, daha az bakıyor. Baksa da görmüyor, hissedemiyor. Google Glass yaygınlaştığında da top yekin şaşılaşacağız herhalde…
  • Özellikle ve aslında başımıza bunları saran Silikon Vadisi’ndeki dâhiler başı çekiyor ve bir takım teknoloji guruları diyor ki; Çocuklarımız nasıl olsa zorunlu ve çok kolay biçimde dijital cihazları kullanacak, kaçınılmaz olarak eğitimlerinin teknik, teknolojik kısmını dijital yollardan alacaklar. Bu yüzden okullarda “insan olmayı” öğrenecekleri, bilişsel becerilerini, analiz, anlamlandırma kabiliyetlerini geliştirecekleri “geleneksel + dijital” karması hibrid eğitim almalılar.
  • Dijital yorgunluk ve dünyanın hızla değişen yeni tüketim, yaşam alışkanlıkları “minisumer, minimalist tüketici, türetici” kavramlarını öne çıkarıyor. Firmaları bu konularda tekrar düşünmeye zorluyor. Tiny House trendi ile ufak, derdi/sorumluluğu az evlere ve yaşam tarzlarına eğilim yükseliyor.
  • Festina Lente Yavaş yavaş acele edin” türünde hareketleri yaygınlaşıyor.

Ve sonuç…

Burada tüm yukarıda bahsettiğim sıkıntıları, halleri özetleyen şahane bir video var. Bambaşka bir ülkedeki insanları yansıtıyor ama eminim izleyince hepiniz, “aaa aynı biz!” diyeceksiniz.

Burada da Coca-Cola Social Media Guard videosunu bulacaksınız. İzleyin… Çok düşündürücü…

Doğrusu, yanlışı nedir? Henüz hiç birimiz bilmiyoruz, ancak olası sıkıntıları görebiliyoruz. O halde “uygun” olan analog-dijital bileşimi yaratmak üzere daha çok düşünmeli, çabalamalıyız. Sanırım bu yolda en yararlı ve önerilen şey “her şeyin insan için” olduğunu, olması gerektiğini merkezde tutmak olacak.

Demek ki artık bir ödevimiz daha var; Dijital Fitness… Yapabilen beri gelsin:) Hepimize öğretsin!

Yararlandığım kaynaklar; http://bit.ly/1ltZ4jN / http://bit.ly/1ltZ7vP / http://bit.ly/1ltZ8zP / http://nyti.ms/1ltZ96R / http://bit.ly/1ltZ978 / http://bit.ly/1ltZ9E4

 

Yanınızda Ayna Var Mı?

Sizi Öznur Yılmaz Berk’in yolculuğuna çıkarıyoruz. Bu yolculukta bazen kendi kendinizle kalacaksınız, bazen iç sesinizi duyacaksınız, bazen aynada kendinize bakıyormuş gibi hissedeceksiniz .

Ben Öznur Yılmaz, Temmuz 1997 yılında evlenince sonuna BERK eklendi. Öznur Yılmaz Berk oldum. Sanırım hemen hemen kanunen iki soyadını ilk alanlardanım. Bu kanun o sene ve o aylarda kabul edilmişti. Okumaya devam et

O Bir Head Hunter: Murat Yeşildere

“Çocukluğumda konserve fabrikasına genel müdür olmak istediğimi hatırlıyorum; sebebi de bir sürü kamyona sahip olmak…”

Şu anda yaptığınız işi kısaca tanımlar mısınız?
Egon Zehnder danışmanlık firmasının yönetici ortağıyım. Egon Zehnder stratejik, karar noktalarında görev yapan yöneticilerin değerlendirmesi, ataması ve gelişimi konularında uzmanlaşmış bir firma; ben de Egon Zehnder’in Türkiye ve çevre coğrafyalarındaki faaliyetlerini geliştirmek ile sorumluyum. Okumaya devam et

Deniz Doğruöz ve Teo Haselo’nun yolu Oyuncak Müzesinde buluşmuş…

“Bundan Sonra Hayatımdaki Her Yıl Bana Hediyedir” Teo Haselo

Psikolog, Tahta Oyuncak Atölyesi Yaratıcısı, Teo Dede’nin takım arkadaşı, DEDİO Çocuk Atölyeleri Kurucusu Deniz Doğruöz’le sohbet ettik bu ay. Aziz Nesin Vakfı’ndan İstanbul Oyuncak Müzesi’ne uzanan kariyer yolculuğunda, Teo Dede’nin tecrübeleri de, yol gösterir nitelikte. Okumaya devam et