Jonathan; konuşan bir martıdır, filozoftur, yaşam dersleri verir, gelişime inanır, özgürlüğün temsilcisidir.
Yazılara Abone Olun:
E-Dergi & Son Sayı

PDF formatını bu bağlantıdan indirebilirsiniz.


Geçmiş Sayılar

Geçmiş sayılarımızı aşağıdaki bağlantılardan indirebilir veya okuyabilirsiniz.
OKU Veya  İNDİR
Twitter’da
Archives

Kariyer Sohbeti

Engel tanımayan Duygu…

DUYGU-21-2 yıl önce TurkishWIN’de konuşmamı yaptıktan sonra yanıma görür görmez “ne kadar da Monica Bellucci’ye benziyor!” diye düşündüğüm genç bir hanım yaklaştı. Kendisini PWC TV’nin Program Koordinatörü olarak tanıtıp “dijitalleşme üzerine bir söyleşi yapabilir miyiz?” diyerek kartvizitini uzattı.

Sevgili Duygu Merzifonluoğlu ile yollarımız böyle kesişti. Kısa bir süre sonra buradan izleyebileceğiniz keyifli söyleşiyi yaptık. Ondan sonra da şu seriyi çektik.

Duygu’yu daha yakından tanıdıkça

- Onu mutlaka yazmalıyım…

- Bu gelişim, dönüşüm öyküsünü, bu engel tanımaz,

- Kafasının dikine, ideallerinin peşinden giden profili herkes bilmeli.

- Özellikle gençler, “ama olanağımız yok ki, ama elimizden tutmuyorlar ki” diyenler duymalı.

- Onu herkesler, “mazeret değil çare bulmak” neleri nasıl değiştiriyor’a canlı bir örnek olarak görmeli.

diye geçiriyordum. Çok etkileniyor, büyük sevgi, hayranlık ve takdir duyuyordum.

Ve buluştuk!

Sonunda bir gün “Duygu’cuğum ben de seninle bir söyleşi yapmak istiyorum, olur mu? “ dedim.

O kocaman, insanın içine işleyen gülüşü ve başka türlü parlayan güzel gözleriyle “tabii, ne zaman isterseniz” dedi ve müthiş enerjisi ve öyküleriyle ofisime geldi.

Uzun uzun konuştuk. Burada yazamayacağım daha pek çok farklı, sıra dışı özelliği, anısı olduğunu öğrendim. Zaten ondan hayli etkilenmiştim. İyice fan’ı oldum :) Uzatmayıp konuya gireyim artık.

Niye duyguya bu kadar kafayı taktığımı anlatayım…

Ben zannettim ki bayağı iyi bir stüdyoya gideceğim…

İlk video kaydından sonrakileri çekmek için Duygu beni PwC’ye davet etti. Çekim öncesi sorularla, sıkı bir ön hazırlıkla, kıyafetimin rengine kadar gayet profesyonelce yönlendirdi. Kayıt günü geldiğinde iyice hazırlanıp, gittim. PwC’nin Beşiktaş’taki binasına, güvenliğe ulaştığımda nereye geldiğimi sordular. “PwC TV Stüdyosu”na dedim. Şaşırdılar. “Öyle bir yer yok ki..” diye mırıldandılar. “Kime gelmiştiniz?” dediler. Duygu’nun ismini verdim, yukarıyı aradılar ve ‘buyurun, sizi bekliyorlar’ diye beni PwC’nin ofis katlarına yönlendirdiler. Ben oradan gideceğiz herhalde diye düşünürken, kendimi çekim yapılacak mekânın içinde, yani Duygu’nun küçücük ofis odasının ¾ ‘ünü kaplayan ve bir duvarı yeşile boyanmış, bizzat duygu tarafından, bir marangoza çikolata kutusu örneği verilerek 150 YTL’ye yaptırılmış bir prompter’ın bile olduğu minyatür stüdyonun ortasında buluverdim!

Şaşkınlığım görülmeye değerdi. Nasıldı yani? Koskoca PwC’nin Internet TV yayınındaki görüntüler, onca meşhur insanla çekimler, söyleşiler burada mı yapılıyordu?

DUYGU-1

Yanıt: “Evet, çoğunlukla burada yapıyoruz…” oldu…

Öyle yapılıyordu, çünkü Duygu “bütçemiz yok, buna ödenek, kaynak çıkaramayız, millete oturacak ofis veremiyoruz, stüdyo diye yer ayıramayız vb.” gerekçeleri engel olarak kabul etmiyor, zaten normal ölçülerden dahi çok küçük olan odasını fotoğraflarda gördüğünüz gibi PwC TV çekim merkezi haline dönüştürüyordu.

Ve benden de oraya girip çıkan kelli felli tüm iş insanlarından da “Eh pes !” diye özetlenebilecek şaşkınlık ve takdir nidalarını alıp, coşkuyla işine, koşmaya devam ediyordu…

Kimdi Duygu, nereden gelmiş, nereye gidiyordu?

Ankara’da 1984 yılında doğmuş, Odtü İşletme mezunu, üst düzey banka yöneticisi ve kızının yaşam koçu olmaya bayılan bir babanın ve sanata gönül vermiş, resim yapmayı hayatının odağı yapmış, fitoterapi master’lı Hacettepe Eczacılık mezunu bir annenin tek kızı. Ailecek sanata, edebiyata müthiş düşkünler…

DUYGU-5Lise yıllarında makale, düzyazı, şiir ve kompozisyon dallarında Ankara çapında ve Türkiye genelinde birincilikler alıp dereceler elde etmiş. 2007 yılında Bilkent Üniversitesi, Ekonomi Bölümünü bitirmiş. Bitirir bitirmez halen görev yaptığı Pricewaterhouse Coopers (PwC)’da ‘Üst Düzey Yöneticilerin Vergilendirilmesi – International Assignment Solutions (IAS)’ bölümünde vergi danışmanı olarak işe başlamış, bir başına İstanbul’a taşınmış.

2009 Aralık ayında Kıdemli Danışmanlığa kadar yükselmiş. Bu alanda istikbal vaat eden bir vergi danışmanı olma yolunda ilerlerken ve terfiler almaya adayken, gönlünden geçen işin bu olmadığını anlayıp, yöneticilerine ayrılmak istediğini söylemiş.

Önce çoğunluk onu kararından vazgeçirmeye çalışmış. “Bak ne güzel gidiyorsun, yükselirsin..” vbg. her şeyleri söylemişler ama o Nuh demiş Peygamber dememiş. “Ben sanatla ilgili, televizyonla, internetle ilgili işler yapacağım. Gönlüm medyada” demiş ve tüm önerilere, uyarılara kulaklarını tıkamış. Tüm bu hengâmenin ortasında şuan aynı zamanda ekip arkadaşı da olan PwC Vergi Portalı Yöneticisi Murat Urgan onu çok iyi dinleyip, anlayıp, Duygu’ya bugünkü işinin yolunu açan ışığı yakmış, kıvılcımı çakmış! Ve bugün PwC Vergi Bölümü Lideri olan Zeki Gündüz ile Duygu’yu bir araya getirmiş. Bunun üzerine Gündüz ve Urgan, Duygu’ya ‘yüksek risk almadan, yüksek başarı olmaz (more risk, more return)’ gel kafandaki projeyi burada yap, PwC bünyesindeki ‘Vergi TV’ye başka kategoriler de ekleyerek hayalindeki ‘PwC İnternet Televizyonu’nuna dönüştür. Daha geniş kitlelere ulaşmamızı sağla” demiş.

Her şey böyle yön değiştirmiş…

DUYGU-AVONVe Duygu öylece ne Türkiye’de ne de şirketin Global merkezinde hiç olmayan bir şeyi, ‘PwC Internet Televizyonu’nu hayalini kurduğu noktaya getirebilmek için kolları sıvamış. Şirketi onu Gülgün Feyman’a diksiyon derslerine yollamış. O da kendi cebinden İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü’ne yüksek lisans programına yazılmak için başvurmuş. Ancak internet ve medya alanındaki başarılarından ötürü burs kazanmış.

2010 yılında bir tesadüf sonucu katıldığı yarışmada Avon’un yüz güzeli seçilmiş. Kader onu bir kez daha şaşırtmaya çalışmış. Dizi teklifleri, ulusal kanallardan “gel bizde çalış” çağrıları arasında o yine dik ve kararlı durup, tırnaklarıyla kazıyarak açtığı yolda azimle yürüyüşünü sürdürmüş.

Çok rahatlıkla dizi oyuncusu, fotomodel olabilecekken PwC de ilk ve tek olan kartvizitine kavuşmuş ve “PwC internet Televizyonu’nun Program Koordinatörü” olarak kendine ve arkasından geleceklere yepyeni bir alan açmış. Koskoca şirkette, global bir kurumsal ortamda daha önce olmayan bir ünvan, görev yaratmış. Tüm bunları yaparken de

- Şirketinin koşu ve yelken kulüplerine katılmaktan,

- 2011 yılında kurulan PwC drama akademi’de 6 ay tiyatro eğitimi almaktan,

- Bir sosyal sorumluluk projesi olan “Yıldızlar altında” müzikalinde 3 ay içinde 9 tiyatro sahnesinde tiyatro

yapmaktan, lirik dans sergilemekten,

- 2013 yılında PwC Kayak ve Snowboard Kulübünü kurmaktan,

- 2012 yılından bu yana şirket içinde yayınlanan “Taxperience” dergisinin editörü ve

- Tanışmamıza da vesile olan TurkishWIN (Turkish Women’s International Network)’un aktif üyelerinden

biri olmaktan da geri kalmamış.

Duygu PwC internet Televizyonu’nun Program Koordinatörlüğü’nün yanı sıra bugünlerde 2 yıldır devam etmekte olduğu yüksek lisansının yine kendi şirketi üzerine yazmış olduğu tezinden tam not alarak, “Master of Arts, M.A.” degree’li bir medyacı olarak mezun olmaya hazırlanıyor. Her zaman büyük aşkı olacağını söylediği yazmayı ise Ankara Life Dergisi’nin kültür ve sanat bölümünde, sanat köşe yazarı olarak sürdürüyor.

Sevgili Duygu’nun 2010 Kasım ayında ele aldığı ve dönüştürdüğü www.tv.pwc.com.tradresinden yayın yapan PwC TV’de, 2007 yılından bu yana 1,800 üzerinde video yayınlanmış ve bu videolar 4,5 milyonun üzerinde izlenme sayısına ulaşmış. Toplam video izlenme sayısının 30 milyonu aştığı, 1000’lerce güncel videonun olduğu PwC İnternet TV’yi ise her gün 6000’in üzerinde tekil izleyici takip ediyor. Yedi ana kategoride 100’e yakın alt başlıkta yayınlanan bu videolarda, yüzlerce ünlü iş insanı, danışman, sanatçı ve spor dünyasının tanınmış ismi ile yapılmış söyleşiler, web televizyonu adına iş dünyası için önemli referanslardan biri haline gelmiş durumda.

Buradan çıkardığım ve çıkarılsın istediğim dersleri sıralıyorum;

  • Nasıl bir ailede büyüdüğümüz önemli. Hayatı kolaylaştırıcı ya da zorlaştırıcı olabiliyor.

Gençlerimize, çocuklarımıza akıllı rehberlik etme sorumluluğun hep hatırlamalıyız…

Duygu tüm söyleşi boyunca anne ve babasının kendisi üzerindeki olumlu etkisine ve kesintisiz desteğinden söz etti… Kolaylaştırıcı ebeveynleri çoğaltmalıyız…

  • Eğer ne yapmak, ne olmak istediğini biliyorsan, gitmek istediğin yolda güzelliğin bile sana engel olamıyor!

  • Kararlıysan, azimliysen “yerim dar, stüdyom, promter’ım yok” demiyor, kendine küçücük alanlarda, kocaman yerler açabiliyorsun.

  • İyi ve olumlu iletişimciysen kocaman yürekleri, bilgileri, bilge insanları, ufacık yerlere oturtup, sorular sorabiliyor, dünyaya bedel paylaşımlarını kayda alıp, yayabiliyorsun.

  • Kendine yatırım yapmaya karar verip, çok istersen seni duyan bir amirin, üstün, yöneticin mutlaka oluyor. O enerji israf olmuyor, bir başka beyine muhakkak ulaşıyor…

  • Cesur ve atak olursan hareket kabiliyeti çok sınırlı, kurumsal duruşu çok ciddi, gelenekleri, sıkı kuralları, kısıtları olan bir ortamda dahi rengârenk, yepyeni, farklı kulvarlar açabiliyorsun.

  • Eserekli olmazsan, burada bana bir şey yaptırmazlar demeyip, istikrarlı bir çaba içinde olursan hayal bile edilemeyecek fırsatlara yavaş yavaş kavuşuyor, bir çok kişiye de ilham ve motivasyon kaynağı oluyorsun…

Teşekkürler Duygu. Hep anlattıklarıma, anlaşılsın istediklerime kanlı, canlı, başarılı ve mutlu bir örnek olduğun için.

Teşekkürler PwC, bu örneği paylaşmamıza olanak sağlayan çağdaş, gelecekçi tutumunuz için.

Gelecek Gelecek Güzel diyorum ya… İşte bu örnekler yüzünden diyorum:) Happy Futuring!

Bu yazıyı kurumsal hayatın çarklarında öğütüldüğüne inananlar için yazdım. Anladınız siz onu…

 

 

“Konuşurken sırtınızı dönmek bile şiddettir” Özcan Köknel

Özcan Köknel 3Toplum olarak zor bir dönem geçiriyoruz. Türkiye’de son zamanlarda yaşanan son olaylar hepimizi derinden sarstı ve yediden yetmiş yediye etkisinde kaldığımız ve belki de çoğumuzun hala atlatamadığı ruhsal – zihinsel yorgunluklarımız oluştu. Son zamanlarda yakın çevremden de duyduğum ve haftalardır benim de şikayetlerim arasında yer alan zihin karışıklığı, halsizlik ve yorgunluğun nedenlerinden birinin de Soma ile birlikte yaşadığımız yas olduğunu düşünüyorum.  Ayrıca son zamanlarda artan kadına yönelik şiddet, çocuk kaçırılmaları ve çocuk istismarı haberleri de zaten yıpranmış olan sinirlerimizi daha da yıprattı…

Dönem dönem ruh sağlığımızı korumak ve kendimizi daha iyi hissedebilmenin yöntemlerini öğrenmek için değerli uzmanlarımızla röportajlar gerçekleştirecek ve sizlerle bu köşede paylaşmaya çalışacağım…

Özellikle sosyal sitelerde paylaşılan yorumlara gelen tepkilerine ve kişilerin durum yorumlarına daha bir dikkat kesildim. İnsanların birbirleriyle iletişim dillerini, kendilerini nasıl ifade ettiklerine daha da bir farkındalıkla baktım. (Kendi hislerimi  ayırmadan elbette) Oldukça sinirli ve tahammülsüz gibi görünüyoruz.  İyi ki şiirler, şarkılar, özlü sözler var dedim kendi kendime. Tam olarak ifade edemediklerimizi, konuşamadıklarımızı, hissettiklerimizi, beğendiklerimizi bu sözlerle anlatabiliyor ve paylaşımı böyle gerçekleştirebiliyoruz. Ve fark ettiğim başka bir şey daha oldu, aslında ne kadar çok ilgi ve sevgiye ihtiyacımız var. İhtiyacımız olduğu halde ne kadar az paylaşıyoruz bu tür sözleri… İlgisizlikte ve eleştiride bol kepçe, sevgi ve övgüde bir kaşık sunumumuz…

Stresimizin, öfkemizin kaynağını ve acılar, hüzünler karşısında  ne yapacağımızı bilemediğimiz şu dönemlerde en çok ihtiyacımız olan psikiyatristler ve psikologlar. Bu konuyla ilgili söyleşilerimin ilk başlangıcını Prof. Dr. Özcan Köknel ile yapmak istedim. Kendisinin benim için ayrı ve özel bir yeri de vardır. “Babalardan Babalara” adlı kitabımın kahramanlarından biri olmasının yanı sıra, gençlik yıllarımda en çok okuduğum yazarlardan biridir kendisi. O yıllarda onunla tanışmayı bile hayal edemezken, bugün çok iyi bir dost olmamız benim için ayrı ve özel bir anlam taşıyor. Kendisi uzun yıllar Şiddet Dili ve Öfke ile ilgili araştırmalar yapmış, kitaplar yazmış ve çalışmalar yapmış bir Psikiyatrist.

“Neden sinirli ve öfkeliyiz? “ sorusunu kendisine sordum. Özcan Bey;  “konuşurken sırtınızı dönmek bile şiddettir” dediğinden bu yana düşünüyorum, günde kaç kez birbirimize şiddet uyguladığımızın farkında bile değildik belki de…  Toplum olarak nasıl bir ruh hali içindeyiz ve neydik, ne olacağız ve nereye doğru gidiyoruz sorularının cevabı röportajımızın içinde. Genel durumumuz biraz canınızı sıkılabilir. Fakat sorunu bilmek çözüme daha kolay ulaştırabilir, öyle değil mi? Eğer çözüm bizim elimizdeyse…

Ve başka bir konu, güvenmek…  Meğer, başkasına güvenmekten daha da önemli bir şeymiş, kendine güvenmek. Kendine güvenle aranırmış başka birine güvenmek. Ve meğer güvenmek çocuklukta atılan bir tohummuş ve büyüdükçe filizlenirmiş… Özcan Köknel’i okurken, kendinize de yolculuk yapacaksınız, uyarmadı demeyin.

15 Haziran Babalar günü ve bu babalar günü biraz buruk geçecek. Soma’da yüzlerce çocuk babasız, yüzlerce kadın ise eşsiz kaldı. Babasızlığın ne demek olduğunu ve baba kavramının ne kadar önemli bir anlam taşıdığını Babalardan Babalara adlı kitabımı hazırlarken anladım. Belki bu babalar günü, tüm babalar sadece kendi evlatlarına değil, babasız tüm çocuklara da “ben de senin babanım “  diyerek sıkıca sarılır. Uzaklarda da olsa, ses vermek “biz buradayız, yalnız değilsin “ demek, eksikliği tamamlamasa da, “güven “ verir. Özcan Köknel’in dediği gibi; “acıların başkaları tarafından paylaşıldığını görmek, çocukları bir nebze rahatlatabilir” Tıpkı büyükleri  rahatlattığı gibi.

 SEVİ ÖZCAN BEY AS

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Prof.Dr. Özcan Köknel / Söyleşi

“Türkiye’de ilgili ve bilgili aile yapısı toplumun ancak 5/ 1 ‘ini oluşturuyor.  “

 

  • Toplumu bir insan gibi görecek olursak, nasıl bir çocukluk dönemi geçirdik? Layıkıyla sevdik – sevildik ve sevginin hakkını verebildik mi?  

 

Türkiye’de nasıl bir çocukluk dönemi geçirdiğimizi bilebilmemiz için mutlaka Türk aile yapısına göz atmamızda yarar var. Çünkü biliyorsunuz ki, ortak kültürel değerlerin ve ilkelerin aktarılması ancak aile aracılığı ile oluyor. Aile toplumun ve kültürün ortak belleği, bu bellek tüm topladıklarını, bildiklerini çocuklara ve gençlere aktarıyor. Türkiye’de 5 türlü aile var; bunlardan biri “ilgili ve bilgili aile.” Çocuğu doğduğu andan itibaren hatta doğmadan önce bile onu bir varlık olarak kabul ediyor. Çocuğun her devresini, her aşamasını hem ilgiyle, hem de bilgiyle izliyor.

 

  • Türk toplumunun geneline bakacak olursak, ilgili ve bilgili aile ortalaması nedir sizce?

 

Oran vermek zor ama Türkiye’de ilgili ve bilgili aile yapısı toplumun ancak 5/ 1 ‘ini oluşturuyor.

 

  • Ataerkil bir aile yapısına sahibiz. Bu aile yapısının bize yansıması nasıl oldu/ oluyor?

 

Türkiye’de en yaygın olan ve en fazla görünen geleneksel aile dediğimiz,  Ataerkil ya da Pederşahi dediğimiz aile yapısı.  Bu tür ailelerde baba egemendir ve ailenin bütün ilkelerini, kurallarını, değerlerini baba tayin ediyor. Çocuğun, gencin tüm davranışlarının anlaşılması, değerlendirilmesi babanın görüşüne, ilkelerine ve kurallarına göre oluyor. Genelde de bu ailelerde babalar ve aile, çocuğun elden geldiğince kendisine ve özellikle babasına benzemesini ister ve böyle yetiştirilmeye çalışılır. Çocuk ne kadar babaya benzerse, babası gibi davranırsa ve düşünürse, onun gibi değerleri sürdürürse aile tarafından özellikle de baba tarafından o kadar hoşgörü ile karşılanır.

 

  • Peki, kendi istediğin gibi değil de, babanın ya da ailenin istediği gibi bir evlat olmak, kişiye ve toplum geleceğine nasıl yansıyor?

 

Bu çok defa, kimliği kişiliği gelişmeyen ama babadan aldığı mesajlardan dolayı bazen içinde kızgınlık ve öfke taşıyan çocuklar oluşmasına neden oluyor.  Bunun iki türlü sonucu oluyor;  çocukların bir kısmı başka bir çıkar yol olmadığı için, babadan aldıklarını ve babanın aktardıklarını aynen sürdürüyor ama kişiliği tam olarak gelişmiyor ve özgüveni tam olmuyor. Dolayısıyla da babasını aynen taklit eden, topluma babasından gördüklerinden farklı bir mesaj veremeyen bireyler haline geliyor.

 

Çocuğun ruh sağlığının yerinde olabilmesi, kaygısının endişe ve korkuya dönüşmemesi için ilgili ve bilgili aile olabilmek gerekiyor.

 

“Türkiye’de şu anda birçok kesimlerde ‘şiddet’  bir dil olarak kullanılıyor.”

 

 

  • Hayatın her alanında neredeyse şiddet dili hakim diyebiliriz. Birbirimizi eleştirirken bile kabalaşabiliyoruz. Bunun en belirgin örneğini de sosyal sitelerde görüyoruz. Kızgınlığımızı, kırgınlığımızı anlatırken de, başkasının beğenmediğimiz bir fikrini okuduğumuzda da dilimiz şiddet diline dönüşebiliyor. Zaten sinirli bir toplum muyduk yoksa şartlar mı ruhumuzu zorluyor?

 

Türkiye’de şu anda birçok kesimlerde şiddet bir dil olarak kullanılıyor. Dil nedir? Mimiklerimizdir, hareketlerimizdir, jest ve sözlerimizdir. Bunlar günlük yaşamımızda kullanılmaya başlarsa, bir müddet sonra kelebek etkisi gibi bu dil herkesin kullandığı bir dil haline gelebilir. Çoğunluk bu dili kullanmaya başladığında ne olacak, bu dili bilmek ve kullanmak zorunda kalınacak. Hem dini inançlar açısından birbirinden farklı görüşlerin olması hem de toplumsal kurum açısından farklılıklarının olması,  ( anayasa, yasalar gibi ) bir normsuzluk yaratıyor. “Hangi ilkeye, hangi kurallara uyalım, hangi değerleri kabul edelim? “ konusunda bir karmaşa yaşanması Türkiye’de de böyle bir ortam oluşmasına  ve şiddet dilinin artmasına neden oldu.

“Kişi kendine güvenemediğinde başkasına da güvenemez. “

 

  • Öfke kontrolü için frene basmak ve öfkeyi durdurmak söylendiği kadar kolay bir şey midir?

 

Öfke kontrolü için insanın içinde “iyi” ve “pozitif “ duygular olması gerekiyor.  Bu duygularla bakamayan bir insanın öfkesini kontrol edebilmesi mümkün olamıyor. Çünkü çocuk , genç ya da yaşlı insanların içinde iyi duygular söz konusu değil. Toplum, yasalar, sosyal çevre  tarafından engellenen insanın tepkisi maalesef öfke oluyor. Rahatça beslenemeyen, iyi kazanamayan, iş sahibi olamayan, ekonomik gücünü elde edemeyen, kendini koruyamayan insanın “güven” duygusu zedeleniyor. Hatta kendine güvenemiyor:  “ben bunu aşarım, ben bunun üstesinden gelebilirim “ diyemiyor. Kişi kendine güvenemediğinde başkasına da güvenemez. İşte böyle olunca da kendisini ispat edebilmek ve kendini kabul ettirebilmek için elinde bir tek şey kalıyor, fizik gücü kullanarak sorunun üstesinden gelmeye çalışmak.

 

  • Kendine güvensiz, sinirli ve agresif bir toplum olmaya doğru gidiyoruz anlattıklarınıza bakılırsa. İnsanların kendilerini güvende hissetmeleri sağlıklı yaşamak açısından çok mühim. Öfke yönetimi için toplum olarak ne yapmamız gerekiyor?

 

Sağ duyuyla bizim imzaladığımız iki tane bildirge var.  1945 yılında imzalanan “Evrensel insan hakları “bildirgesi, 1995 yılında imzalanan  “Çocuk hakları bildirgesi “… Bu bildirgelerdeki öneriler bizim yasalarımıza aktarılsa, bu maddeler yaşamda kullanılacak hale getirilirse inanın sorun çözülecek.  İnsan hakları, gösteri hakları ve çocuk hakları nedir?  sorularının cevabı vardır o bildirgelerde.

 

“Çocuğun soyut kavramları anlayabilmesi için 7 yaşına gelmesi lazım”

 

Mesela eğitim çok önemli bir mevzu ve Türkiye’de  uygulanan 4 + 4 +4 eğitim sistemi yanlış bir sistemdi. Çocuğun gelişmesiyle ilgili doğru bir sistem değil bu sistem.  Piaget der ki: “çocuk, dünyanın pasif alıcısı değildir. Bilgiyi kazanmada aktif bir role sahiptir. Ayrıca, değişik yaşlardaki çocukların ve yetişkinlerin dünyaları birbirinden farklıdır. “ Piaget bu farklılığın nedenlerini incelemiş ve bireyin dünyayı anlamasını sağlayan bilişsel süreçleri açıklamaya çalışmıştır. Çocuğun soyut kavramları anlayabilmesi için 7 yaşına gelmesi lazım. 7 yaşın altındaki çocuk bunu anlayamaz, duygusal, zihinsel gelişmesini tamamlaması gerekiyor. İki yıldır uygulanan bu sistemde çok ciddi sorunlar çıktı. Aileler ve çocuklar bu konuda çok sorun yaşadı.

“Türkiye’de bir ruh sağlığı planı yok “

 

 

  • Türkiye’de son dönemlerde yaşanan olaylar ve hemen ardından Soma’da hayatını hazin bir şekilde kaybeden Maden işçilerimiz, yaşadığımız depremler ister istemez ruh sağlığımızı etkiledi. Toplum ruh sağlığı konusunda çalışmalar yapılıyor mu?

 

Türkiye’de bir ruh sağlığı planı yok. Daha önce böyle bir plan vardı ve Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte hazırlanmıştı. Fakat maalesef uygulanamadı. Oysa bugün mutlaka bir ruh sağlığı planının olması gerekir.  İnsanların mutlu, huzurlu olabilmeleri ve ruhsal sorunlardan, ruhsal hastalıklardan kendilerini koruyabilmeleri için neler yapabileceklerini bilmeleri gerekiyor. Bu konuda onları bilgilendirecek ve bu yönde çalışmalar yapacak bir uzman topluluğu ile toplum ruhsal sağlığı üzerine çalışmalar yapılmalı.

 

“Başkasıyla ilişki kurabilmeniz için mutlaka ödün vermeniz gerekiyor.”

 

 

  • Babalardan Babalara adlı kitabı için yaptığımız röportajımızda söylediğiniz bir sözü paylaşmak istiyorum: “konuşurken sırtınızı dönmeniz bile bir şiddettir…”  Beden dili, ağzımızdan çıkan kelimenin anlamlarını da değiştiren/ yönlendiren bir dildir diyebilir miyiz?

 

Toplumsal psikoloji der ki; başkasıyla ilişki kurabilmeniz için mutlaka ödün vermeniz gerekiyor. Bu ilişkilerde iletişim olabilmesi için şiddetin olmaması gerekiyor. Ses tonum, hareketlerim, duygularım da bir dil. Bütün bunların içinde şiddet içeren bir mesaj varsa, benim ses tonum, hareketlerim, jestlerim ve mimiklerim sizde öfke yaratıyorsa şiddet içeren bir dil kullanıyorumdur.

 

 

  • Dinlemek, anlayabilmek ve göz teması kurmak yani “ seninle ilgileniyorum “ mesajını her şekilde hissettirmek önemli o zaman ?

 

Elbette, yüz yüze mesajı sürdürmeyip, başka bir şeyle meşgul oluyorsa bu da bir şiddettir. Karşı tarafın kimliğine kişiliğine, bedensel olarak, sözsel olarak, ruhsal olarak, toplumsal ya da ekonomik olarak bir zarar veriyorsak, şiddet uyguluyoruzdur. Engellemenin karşısında ortaya çıkan mesaj  “Allah razı olsun “ olmaz.  Böyle durumda tepki; ya kırgınlık, ya kızgınlık ya da öfke olur.

 

Ben, Türkiye’de bütün sorunların örneği olarak trafiği gösteriyorum. Trafik sorunlarında birinciyiz. Trafik kazalarının % 90’nın sebebi sürücüdür. Bunun altında ne vardır?  Trafik kurallarına uymamak vardır. Her trafiğe çıkan kendine göre bir kural koyuyor. Bunu düzeltebiliyor muyuz?  Hayır… Neden? Çünkü bekleyemiyoruz,  sabrımız yok, öncelik hep bizde olsun istiyoruz.  Mesela sana yanan ışıkta karşıdan karşıya geçmeye çalışırsın, yolun ortasında kırmızı yanar, sürücü iki saniye beklemez bir de arkandan sana küfür eder. Oysa beklese sadece birkaç dakikasını alacak.

“ Sevgi ve övgü sözcüklerinde cimri davranmayın.”

 

  • Özellikle evliliklerde şiddetin yaşanmaması ve ilişkilerin sevgiyle- saygıyla devam edebilmesi için neler yapılamalı? Evliliklerde nasıl bir dil kullanıyoruz?

 

Evliliklerde sevgi dilini sözlü ve sözsüz ifade edebilme eksikliği var. Sevgi ve saygının en iyi anlatımı içten ilgi göstermektir. Eşler, duygu, düşünce ve davranışlarını ilgiyle gösterirlerse, ona insan olarak ne kadar değer verdiklerini kanıtlamış olurlar. Sevmek ve sevilmek tüm insanların temel ihtiyacıdır. Sevilmeden bir ömür sevmek ise daha çok edebi bir fantezidir.

İnsanın ruhsal gerçeği, sevgisine özne ve seviliyor olmasının doyumunu aramasıdır. Karşılıksız kalan ilgi ve sevgi gösteriminiz için eseflenip “ ben seni daha çok seviyorum, sen beni hiç sevmiyorsun “ gibi karşılaştırmalardan sakınılması gerekir.  Sevginin ifade edilmesi tüm ilişkilerde çok mühimdir. Sevgi ve övgü sözcüklerinde cimri davranmayın.

 

 

 

  • Biz ilişkilerde biraz kızgınlıklarımızı ve kırgınlıklarımızı da saklayan bir toplumuz. “Acımadı ki!” diyerek, karşı tarafın söylediklerinden/ davranışlarından etkilenmemiş gibi yapabiliyoruz.  Üzülmemiş, kırılmamış, kızmamış gibi davranmak öfkeyi biriktirmek anlamına da gelmiyor mu?

 

Kızgınlık, kırgınlık, kaygı gibi olumsuz duyguların saklayıp biriktirilmemesi gerek. Tartışmanın insan yaşamında bir işlevi olduğunu, hem duygusal boşalmanın hem de duygu ve düşünceleri sentezlere ulaştırmanın bir aracı olarak önemli yer tuttuğu unutulmamalı. Eşin kırgınlık nedenlerini araştırmak en doğrusu. Bunu yaparken elden geldiğince “ akla uydurma “ savunma düzeninden, art niyet ve önyargılardan kaçınılmalı.

 

“Çocuk istismarı ve kadına yönelik şiddette ‘ceza’ katiyen çözüm değil. “

 

 

  • Son zamanlarda sık rastladığımız haberler arasında çocuk ölümleri var. Çocuklar istismara uğruyor ve tecavüz edilerek öldürülüyor.  Karısına, evladına kurşun sıkıp öldüren sonra da intihar eden bir baba- koca, sevgilisiyle işbirliği yapıp kocasını öldüren bir kadın… Ve buna benzer kanımızı donduran onlarca haberle her geçen gün biraz daha şaşkınlıkla uyanıyoruz…  Bu hazmedilmesi zor olayların artışı da insanın aklına bir soruyu getiriyor… Hastalıklı bir toplum mu oluyoruz? Bu olaylar hep yaşanıyordu da biz artık  kendi medyamızı oluşturduğumuz için artık olanlardan kolaylıkla haberdar mı oluyoruz?

 

Dünyanın birçok ülkesinde bu tip olaylar var. Burada çok önemli olan ve değerlendirilmesi gereken şey;  ülkemizde bu olayların artışının olup olmaması. Son dört beş sene içerisinde kadına yönelik şiddette, çocuk kaçırılmalarında ve cinsel istismarlarda çok büyük artış var. Bu tür olaylarda çoğunluğun düşündüğü ilk şey “cezaları artıralım “ oluyor. Katiyen bu çözüm değil. Neden değil biliyor musunuz? Çünkü olayların nedenlerine bakmamız gerekiyor. Şiddet o kadar çok yerde var ki; kadına karşı, çocuğa karşı, insana karşı şiddet, maçta şiddet, sokaklarda şiddet…  Normları kullanamıyoruz biz. Kadına, çocuğa, taraftara  nasıl davranacağımızı bilmiyoruz.  Toplumda her rolün mutlaka bir görevi, bir sorumluluğu vardır.  Bu sorumlulukları nasıl yerine getireceğimizi anlatan bir etiği ve ahlakı vardır.  Bu etiğin görevi yapan kişiler tarafından da yerine getirilmesi gerekiyor. Bunların hiçbiri yapılmıyorsa ve bunları yapacak genel bir uygulama yoksa işte o zaman ‘anomi’ yaşanır. Yani “kadın beni dinlemiyorsa, onu öldürürüm çünkü güç benim elimde “ gibi bir anlayış oluşur ki, bugün ülkemizde bu gittikçe yaygınlaşıyor.

 

  • Bu anlayış şiddeti, cinayeti, tacizi normalleştiriyor mu?

 

Elbette, yapılan yanlış cezalandırılmadığında normallik kazanır ve doğal bir davranış olarak benimsenir hale gelir. Şiddet uygulayanın ve bu tür olaylara sebep olanların sorgulanıp, ceza alması gerekiyor. İşte bu yüzden, ne olursa olsun tüm şiddet eğilimlerine toptan çözüm bulmak, nedenini araştırmak ve sorgulamak gerekiyor.

“Madende çalışan işçilerin kaygı düzeyleri yüksektir.”

 

Soma hepimizin yüreğini yakan çok hazin ve acı bir olayla uyandı bir sabaha… Maden işçilerimiz hayatlarını kaybetti ve arkalarında gözü yaşlı aileler kaldı. Orada yaşanan trajedi, başka bir konuda da farkındalık yaşamamızı sağladı; sadece maden işçilerinin değil, tüm işçilerimizin yaşadığı çileler… Soma’da madenden sağ kurtulan işçilerimiz oldu. Onlar kurtuldular ama bunun sevincini yaşayamadılar bile. O işçilerimiz nasıl bir psikoloji ile karşı karşıyalar ve bu konuda psikolojik destek almaları gerekiyor mu? Ne yapılmalı?

 

Madende çalışan işçilerin kaygı düzeyleri yüksektir. Biz buna “sürekli kaygı “  diyoruz. Neden kaygı yaşanır? Birincisi, ‘geçim endişesi’ dolayısıyla ikincisi ise bizim en büyük korkularımızdan birisidir, hayat içgüdüleriyle birlikte oluşan ‘ölüm korkusu’…  Bu meslek, dünyada en fazla ölüm tehdidi olan meslektir. Haberlerde röportaj veren maden işçileri : “her gün ailemizle vedalaşıyoruz,  helalleşiyoruz “ dediler.  Bu da maden işçilerinin hem ölüm endişesi yaşadıklarını, hem de ortamdan kaynaklanan kaygı yaşadıklarını anlatan mühim bir örnek. Karanlık bir yer, yeraltı ve ilkel şartlarda çalışılıyor ve korktukları şey başlarına geliyor; bir afetin içinde yer alıyorlar.  Böyle olaylara biz  “toplumsal afetler” diyoruz. Bunu yaşayan kişiler öncelikle şok geçirirler. O anda ne yapacaklarını bilemezler; o göçükten kaçabilecekler mi, yaşayabilecekler mi? gibi birçok stres yaşar. “O anda hiç etkilenmedim” dense bile mutlaka yaşanan bir stres ve belirsizliğin yarattığı endişe, kaygı durumu olur.

 

 

  • Bu travmanın etkisini hafifletmek ya da travmayı artırmamak için ne yapılmalı?

 

Travma yaşayan kişiye, o anı sürekli yaşatmak, o konuyla ilgili detaylar anlattırmak; “ olay nasıl oldu, sen nasıl kurtuldun, arkadaşın nasıl öldü? “ gibi sorular sormak,  kişinin yaşadığı travmanın daha uzun sürmesine neden olur.  Bu durumda, o kişide kalıcı bir stres bozukluğu yaşamasına neden olur. Böyle bir stres bozukluğunda  yapılması gereken en önemli şey; bu tür soru yağmurlarından, tekrar anlatımlardan ve detaylandırmalardan o kişiyi  uzak tutmak.

 

  • Birçok yardımsever Soma’ya gitti, bizzat ailelerin yanında oldu.  Ülke olarak kadın erkek, genç – yaşlı herkes bir şekilde “Yanındayım, acını paylaşıyorum “ mesajı vermeye çalıştı. Bu davranışlar travmanın atlatılmasını bir nebze olsun kolaylaştırır mı?

 

Kendi düşüncelerinin, duygularının, kendi acılarının başkaları tarafından paylaşıldığını görmesi bir nebze rahatlatabilir. Travma ve acıyı yaşayan kişilere;  o acıyı ortadan kaldırmak için elden geldiği kadar maddi ve manevi desteğin gösterileceğini, yardım edileceğini sözle değil, davranışlarımızla anlatmak ve bunu yaşantı olarak da uygulamak gerekir.  Elden geldiğince o kişileri o ortamdan başka ortamlara taşımak, acıyı yaşadıkları ortamı değiştirmeye çalışılmak da önemli. Travma yaşayan kişileri olay anı ile ilgili sorulardan uzak tutarak, geleceği daha rahat yaşamaları için neler yapabileceğini onunla oturup konuşmak gerekiyor.

 

 

  • Mağdur olmuş, yakınlarını kaybetmiş bir kişinin tepkisini öfkeyle veriyor olmasını nasıl karşılamak gerekir?

 

Bizim insanımız kaygısını ve korkusunu öfkeyle anlatan bir yapıya sahip. O öfkeyi de normal karşılamak gerekiyor. Mağdur olmuş kişi bir şeyleri kırıyor, döküyor ve öfkeyle anlatıyorsa onu hoş görüyle karşılamak gerekiyor. Bunu bir şeyleri tahrip etmek için değil, kendi öfkesini ve kaygısını anlatabilecek başka bir dil bulamadığı için yapıyordur. Bunu bilip, anlayıp hoş görüyle karşılamamız gerekiyor.

 

Soma’dan toplum olarak nasıl bir ders çıkarmalıyız?

 

Her yerde en doğru düşünce ilgili ve bilgili hareket etmek olmalı. İşveren, yönetici, siyasetçi ve toplum olarak  “Acaba benden kaynaklanan bir sorun var mı? “ diye kendimize sormalıyız.  Soma’da da bunu düşünmedik. Bu soruyu kendimize sormadığımız sürece “daha iyi “ olamayacağız.

 

  • Anlattıklarınızdan ortaya çıkan tablo; tahammülsüz, sabırsız ve sinirli bir toplum… Bir Psikiyatrist olarak nasıl bir çözüm öneriyorsunuz? Sizce  daha sakin, yapıcı bir toplum olabilir miyiz?

 

Toplumsal olarak bunlara çözüm bulunmazsa, birey olarak buna çözüm bulmak gerçekten çok zor. Evli ve çocuklu ama ekonomik sorunları var. Üniversiteyi bitirmiş bir genç ama işsiz. Atama bekleyen öğretmen, kura çekilecek ve kurada çıkarsa çalışmaya başlayacak. Şimdi bu insan ister istemez tehdit altında hissediyor kendini. Bu nedenle toplumsal çözümlerin bulunması şart.  İstediğiniz kadar bana gelin, psikiyatriste gidin;  belki ilaç kullanarak biraz kaygınızı azaltabiliriz ama nedenleri ortadan kaldıramadığımız ve ortak çözüm bulamadığımız sürece tüm tedaviler geçici bir yöntemdir.

 

 

 

STRES YÖNETİMİ

imagesHayat, şartlar, yaşadıklarımız sürekli değişmekte. Bütün bunlara adapte olabilmek de bizlerin elinde..Peki bu adaptasyonu nasıl sağlıyoruz? İstekli mi, coşkulu mu, gergin ve stresli mi, küskün mü?….

Günlük yaşantımızda belki de en çok karşılaştığımız, en çok kendimizi korumak zorunda olduğumuz bir kavram ‘stres’….

Stresi, Türk Dil Kurumu, uzmanlık alanlarına göre anlamlandırmış:

  • Tıpta:Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan vb. etkenlerin organizmada, iç organlarda, metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü
  • Fizikte:Herhangi bir nesne ya da sisteme dışardan uygulanan bir güç
  • Psikolojide:Çevreden bireye yöneltilen, onda kaçınılmaz ve otomatik denebilecek bir gerilim yaratan olaylar , anlamlarına gelmektedir.

Aslında stres; kontrol edilebilir veya önlenebilir bir yaşantıdır. Hepimiz stresi az çok tanıyoruz. Peki onun etkilerini nasıl en aza indirebilir veya stresi nasıl yönetebiliriz?

Stresle mücadelede aslında, yaşam kalitesini arttırmak için, toleransımızı daha fazla nasıl artırabileceğimizi öğreniyoruz. Stres zannedildiği gibi dış faktörleri algılayış biçimimizden değil; içsel algılardan kaynaklanıyor. Bununla mücadele ederken veya yönetirken, öncelikle, hayata bakış açımızın değişmesi gerekiyor. Karşılaştığımız sorun veya problemlerde, başka bir pencere açabilmek veya alternatif geliştirebilmek gerekiyor. Farkındalık sahibi olan her birey, bunu yapabilir. Yani, kişinin kendisini strese yönelten kaynakları bulup, bunları ortadan kaldırmaya yönelik etkin yollar, gerçekçi çözümler bulması gerekiyor.

4850206Stres Yönetimi:

Stresin etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik tüm çabalara, Stres Yönetimi diyoruz. Stres Yönetimi’nde, öncelikle stresin kaynağını bulmayı, bu kaynağı ortadan kaldırmayı, bu kaynağı ortadan kaldıramıyorsak da, bize olan etkilerini minimum seviyeye getirmeyi amaçlıyoruz. Bunu ortadan kaldırıken, etkili ve etkisiz olmak üzere, çeşitli yöntemler var. Etkili yöntemler ya da stratejiler, bireylerin çok fazla başvurmadıkları yollar. Aslında, hepimiz ilk etapta stresle karşı karşıya kaldığımızda, otomatik tepki olarak, etkisiz yöntemlere yöneliyoruz. Peki nedir bunlar?

Alkol almak, sigara kullanmak, öfkelenmek, bağırmak, kavga etmek, depresyona girmek, sakinleştirici ilaç almak, kendi içimize dönmek, kimseyle konuşmamak gibi yollara başvuruyoruz. Ancak bunların dışındaki etkili yöntemler dediğimiz metodlar, asıl stresin kaynağını ortadan kaldırır. Bu etkili yöntemler meditasyon, sosyal ortamlarda bulunma, düzenli beslenme, egzersiz-spor yapma, iş hayatında kendimizi denetleyebilme ve kontrol edebilme becerisine sahip olma, imaj yenileme gibi faktörler de, kişinin stresini kontrol edebilmesinde fayda sağlar.

stres-yonetimi-0-1İşyerinde Stres:

Stres, optimum düzeyde olduğunda, aslında bizi motive edecek bir faktördür.Ancak stresin kaynağı veya stresin beraberinde getirdiği koşullar artmaya başlayınca, bizim işimizi engellemeye, işyerindeki verimimizi düşürmeye, çalışma isteğimizi azaltmaya başlar. Bu noktada “İşimiz tehlikededir” diyebiliriz. Stresi kontrol etmede, kişinin kendi toleransını yükseltmesi ve bununla birlikte, işverenlerin de daha sağlıklı ya da yaratıcı iş ortamları geliştirmeleri yapılabilecek çabalardır.

En önemlisi, nereye gidersek gidelim, önce kendimizi götürüyoruz; bu yüzden de önce dış kaynakları bir tarafa bırakarak, kendimizden başlamalıyız. Kendi toleransımızı geliştirmeye yönelik aktivitelere yönelmeliyiz. Bu aktiviteler, sevdiklerimizle vakit geçirmek, kendimiz için mola verebilmek, hayatta hem iyinin hem de kötünün olduğunu unutmamak, performans kaygısına düşmeden çalışabilmek gibi durumlar, kişinin kendi kendisinin farkında olmasıyla başlıyor aslında.

Farkındalık sahibi olan herkes, stresi kontrol altına alabilir.

 

Yine yeni bir ayda birlikteyiz…

1609631_10151976681528462_2061842665_nMerhaba,

Yine yeni bir ayda birlikteyiz. Olumlu içerik üretmeye devam ediyoruz bu ayda…
Sevilay Acar, Cemalnur Sargut ile röportaj yaptı. Umarım sizin içinizden geçen sorulara da yanıt bulacağınız bir paylaşım olur. “Biz olayları değiştiremeyiz, olayları pozitif görme kabiliyeti kazanabiliriz” der Cemalnur Sargut. Biz de yazılarımız ile pozitif görme kabiliyetini artırmaya çalışıyoruz. Okumaya devam et

Yasemin Sungur’la Başarıya Dair Her Şey

yasemin_sungur_mutlu_maviKendinizi biraz anlatır mısınız?

Bugünkü ben, okumayı, çevresini sorgulayarak görmeyi, keşfederek yaşamayı çok seven ve öğrendiklerini deneyimleri ile buluşturarak yorumlayan, yorumladıklarını her yolla paylaşmayı seven biri. Kadın, sevgili, anne, dost, arkadaş, eğitmen, koç, danışman ve öğrenci olmaktan, bu rolleri en iyi şekilde yaşamaya çalışmaktan çok mutluyum.

Yaptığınız işten bize bahseder misiniz?

İşim bugün ‘var olan bana’ en uygun iş. Eğitmen, danışman ve koç olarak çalışıyorum. Kurumsal ve bireysel eğitimler veriyorum. Tüm eğitimleri öğrendiklerimi yorumlayarak ben hazırlıyorum. İçerik ve uygulama bana özgü. İletişim odaklı her yaş, sektör ve meslekten kişilere uygun eğitim programlarım var. Hayatımızın her anında çok önemli olduğunu düşündüğüm iletişim becerisini geliştirerek insanların kendilerini ve birbirlerini daha iyi anlayıp, anlatmalarını sağlayan, bol uygulamalı seminerler veriyorum.

Şirketler ile uzun soluklu danışmanlık çalışmalarım var. Kurumsallaşma ve markalaşma sürecinde yol arkadaşı oluyorum şirketlere. Son dönemde ağırlıklı aile şirketleri ile çalışıyorum.

Koçluk disiplini çok yararlı araçlar kazandırdı bizlere. 20 yıl süren profesyonel iş yaşamımda görevlerime ek olarak eğitmen olarak çalışıyordum. Öğrendiklerimi ve deneyimlerimi paylaşmayı hep çok sevdim. Kendi şirketimi kurduğumda eğitmenliğimin yanına, danışmanlık eklendi. Koçluk eğitimini alarak, pek çok yeni araç ile işimi daha da zenginleştirdim. Koçluğu da hem şirketlerde kurumsal yapı içinde bireylerin kendini daha iyi hissederek çalışmalarını sağlamak, hem de bireysel olarak çeşitli nedenlerle kendilerini geliştirmek isteyen her yaştan birey ile çalışarak yapıyorum. Öğrencilerle kariyer, meslek seçimi, okul başarısı ve iletişim becerisini artırmak, çalışan kişilerle iş ve yaşam becerilerini geliştirmek amaçlı, aileler ve çiftler ile iletişim becerisi ve daha mutlu yaşam konularında çalışıyoruz.

Bunun yanında bir kültür, sanat gönüllüsüyüm. İş gibi düzenli yaptığım uğraşlarım var. Bunlardan biri olan Kitap ile Sohbet 6.yılında. Aylık e-dergimiz Martı 4 yaşına geldi.

kitap-ile-sohbet-24 kopyaŞu an bulunduğunuz noktada hangi eğitimlerinizin katkısı büyük oldu?

Aldığım her eğitim, okuduğum her kitap, seyrettiğim her film, sohbet ettiğim her insan, keşfettiğim her yeniliğin katkısı olduğuna inanıyorum. Sadece eğitim yetmez, yetmiyor insana. Ben hep iş kitapları okuyorum diyenler için üzülürüm ben, ya da sadece akademik öğrenmeye takılıp kalanlara. Eksik kalır bilgileri. Romanlardan, şiirlerden, tablolardan, heykellerden, doğadan, tarihten ve farklı kültürlerden beslendiğimize inanıyorum. Yani yaşayarak, görerek, yorumlayarak öğrenmeliyiz, o zaman bütünsel öğrenme gerçekleşiyor.

İlk okuldan başlayarak her okulun faydası oldu elbette, ancak öğrenmek sürekli ve aktif olarak devam etmelidir, etmezse yeni dünyanın dışında kalırız. Sadece okul yaşamı yeterli değil, her yıl farklı konularda deneyimlerimi destekleyen seminer ve workshoplara katılırım, bunu herkes yapmalı.

1995 yılından itibaren her biri kendi alanında ekol olan hocalarımdan aldığım NLP, Davranış Bilimleri, İletişim, Kişisel Marka ve Koçluk eğitimlerim bana bilgimi ve deneyimlerimi çok farklı araçlarla kullanma imkanı verdi.

Farklı disiplinlerden eğitimlere katılırım. 1999 yılında aldığım Reiki eğitimi ile değerlerimi sadeleştirmiştim. Son yıllarda katıldığım ve çok yararlandığım bir eğitim ise Vipassana oldu. Olanı olduğu gibi görmek anlamına gelen bu eğitim, beden ve zihin bağlantısının anlamıyla içsel yolculuk yapmamı sağladı.

1654268_10151925099703596_227537542_nOkul yaşamınızda ne tür etkinliklere katılıyordunuz? Bunlar size ne kazandırdı?

Aktif bir öğrenci oldum hep. İlk okuldan itibaren folklor oynadım lise yıllarında da devam ettim, ilk olarak televizyona folklor ekibimizle çıktık ve derece kazandık. Orta okulda atletizm ve tiyatro, lisede edebiyat ve münazara etkinliklerine katıldım. Üniversite de ise çalışmaya başladım, mesleki dernekte görev aldım çalışmaya başlar başlamaz. Hiç boş zamanı olmayan çalışkan bir öğrenciydim ve çok kitap okurdum her zaman. Yorgan içinde el lambası ile kitap okurdum, ya da evdekiler uyurken ışıktan rahatsız olmasınlar diye banyoda okurdum.

Çok yönlülüğümü ve aynı anda bir kaç farklı konuyla aynı anda ilgilenme becerimi o yıllarda geliştirdiğimi düşünüyorum.

İş hayatınıza nasıl başladınız?

Üniversitenin başladığım yıl 1977 yılında işe başladım. İş hayatına çok bilinçli, planlı başlamadığımı düşünüyorum. Ticaret meslek lisesi ve ilk işim olan bankacılık bana uygun alanlar değilmiş, yanlış yönlendirmeler ile başlamışım. Liseden sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne devam ettim ve aynı zamanda Ziraat Bankasında çalışmaya başladım.

Bana uygun olmadığını bilinçli olarak fark ettiğimde iş yaşamının 5.yılındaydım. Çok ilgili olduğum eğitim ve personel yönetimi konularında çalışma üzere bölüm değişikliği yaptım, değiştirmek konusunda hep çok cesurdum. Daha sonra, daha hızlı süreçleri olduğunu gördüğüm özel sektöre geçtim.

İş yaşamınızdaki kilometre taşlarınız nelerdir?

Yaptığım işte öğrenecek bir şey kalmadığını düşündüğümde, iş, sektör ve alan değiştirme cesaretim en önemlisidir. Öğrenmek benim motivasyon kaynağım ve mutluluk aracım.

Oğlum da farkında olmadan benim için itici bir güç olmuştur ve koçluk mesleğini keşfetmemde büyük katkısı olmuştur.

İş hayatınızda tercihlerinizi belirleyen kriterleriniz neler oldu?

İşimi sevmem en önemli kriter. Sevgim azaldığında değiştirdim. Söylenerek işe gitmemek benim için önemli. Hem olumsuz yorumlar yapıp, hem de aynı işe devam etmek çok ağır bir iş. Beni geliştiren iş her zaman en sevdiğim iş oldu.

İş yaşamınızda dönüm noktası diyebileceğiniz anlar yaşadınız mı? Bu süreçleri nasıl yönettiniz?

Kendi işimi kurmak dönüm noktamdır. Daha önce kurmalıydım pişmanlığı yaşadım, ancak geriye dönüp baktığımda yaşadığım hiç bir deneyimi çıkaramayacağımı fark ettim

deha-3Yasemin Sungur Gelişim Enstitüsü iş yaşamına nasıl başladı? Kendi işinizi kurmaya nasıl karar verdiniz?

Öncesinde kurduğum Performans adlı bir şirketim daha var. Eğitim, organizasyon ve etkinlik yönetimi yaptık. Kendi ismimle bir Gelişim Enstitüsü kurma cesaretini de eğitim aldığım hocalarım sayesinde oldu. Bunlar John Seymour, Pat Williams ve William Arruda’dır. İngiltere ve Amerika’da yaygın olan modelden etkilendim. Her yıl eğitmen ve koçluk programları ile mesleğimize ilgi duyan kişilerle çalıştım.

Bir iş gününde neler yaparsınız?

Günlerim planlıdır, bazen günler öncesinden, bu nedenle her akşam yatmadan ertesi günü gözden geçiririm. Sabah uyanınca önce yatakta 10 dakika, sonra 20 dakika süren güne başlangıç ritüellerim var. Çok erken saatte bir yolculuk başlamıyorsa mutlaka yaparım. Nefes ile, ruh, zihin, beden üçlüsünü güne hazırlama çalışmasıdır, bana çok iyi gelir. Sabah enerjimin coşkulu olmasını sağlar. Sonra 1 saat kadar okurum, her gün düzenli okuduklarımın yanında değişik, işimle ya da yaşamla ilgili okurum. Güzel bir alışkanlığım var, her gün şiir okurum 1-2 tane, günün şiiri seçerim kendime.

Sunumlarımın son kontrolünü yaparım. Randevularıma hazırlanırım. O günkü programa bağlı olarak değişir hazırlıklar, ofisimde ya da dışarda oluşuna göre hazırlanırım. Dakik biriyimdir. Bireysel çalışmalarıma tek tek hazırlanırım. Müzik, ışık, koku, çiçek, ikram ve başka her detayı düşünür ve kendim hazırlarım. Molalarım vardır mutlaka bazen 3 dakika, bazen 30 dakika. Çiçeklerle ilgilenirim, çiçek bakar, çiçek fotoğrafları çekerim. Son zamanlarda gördüğüm her sokak hayvanının da fotoğraflarını çekiyorum.

Şirketinizin logosu olarak martıyı seçtiniz. Sizin için özel bir anlamı var mı?

Richard Bach ve ilk romanı Martı, kitabın kahramanı Martı Jonathan Livingston benim için önemli isimler. Bir kitaptan ne kadar çok etkilenebilir bir insan? Hayal etmeye çalışın. İşte o benim. Ben bir martıyım. Benim yaşamımın martı Jonathan’ı benim. Ne demek istediğim daha iyi anlamak için Martı kitabını okumanızı öneririm. Elbette logo #martı oldu ve 4 yıldır çıkardığımız aylık e derginin adı da #martı. www.martidergisi.com

Yol haritanızda ilerlerken sizin için olmazsa olmazlarınız nelerdir?

Her zaman bir haritam var, haritamın yan yolları da var Plan yaşamımın vazgeçilmezi, ancak yeni planlar eklemekte en eğlenceli yanı. Büyük hedefi seçer ve o hedefe ulaşırken vizyonumdan uzaklaşmam. Yolun sonu değil, yolun kendisi ve beni yola çıkaran amaç önemlidir. Anlamlı, eğlenceli ve paylaşıma açık anlar yaşamaya çalışırım. Kadın, genç, çocuk, doğa, kültür ve sanat için düşünmek, üretmek, gönüllü olmak beni geliştiriyor.

Çok yönlü bir kimliğiniz var. Eğitmen, marka danışmanı, kariyer, yönetici ve öğrenci koçu, eğitmen, İletişim uzmanı. Bütün bunları nasıl başardınız? Nasıl planladınız?

Öğrenmeyi sevmek bunun en önemli nedeni. Uzmanlaşmaya inanıyorum, uzmanlaşmak için de zaman ve yeterli bilgi gerektiğine ancak ben tek konuda kalınca sıkılıyorum. Hem öğrenciliğimde, hem profesyonel işe yaşamımda hep böyle oldu. Uğraştığım konular hep birbirinin içinden çıktı, birbirine eklendi. Bir tür dairesel öğrenme ve uygulama hali oldu benim için. Beni heyecanlandıran konuların peşine takıldım. Çok ve hızlı okumamın yararı büyük. İlgimi çeken her konuda önce okullarda ders olarak ne okutuluyor onu izler, sonra kaynak kitaplara geçerim. Okuduğum kitabın kaynaklarını araştırır, onları da okur ve sevdiğim bir yazarın etkilendiği yazarları keşfederim.

Şu anda kendimi uzmanı olarak hissettiğim konularda 10 bin saati aşmanın mutluğu içinde öğrenmeye ve paylaşmaya devam ediyorum.

Başarınızın sırrı diye sorsak?

Sevdiğim konuları iş olarak seçmek diyebilirim buna gönül rahatlığı ile. İnanarak yaparım her işimi, çok iyi hazırlanırım, okurum, yazarım ve her aşamasında paylaşırım.

Başarılı bir işkadını olmak Türkiye şartlarında zorlu bir süreç mi?

Çok zor ve şimdi daha zor. Özellikle bizim alanda işkadını olarak da görünmediğimiz için daha zor. Girişimci bir işkadını olmak zor ancak çok eğlenceli.

Şansın ve rastlantıların başarı sürecine etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Şans ve tesadüf konusunda şöyle bir inancım var; aslında şans ve tesadüf yok, ya da yaşadığımız her şey tesadüf ve şansın eseri.

Nereden baktığınıza bağlı. Bu arada ben çok şanslı olduğuma inanırım. Bu da işimi kolaylaştırır, yolculuğumu hızlandırır.

Başarı yolculuğunuzdaki en büyük destekçileriniz kimlerdi?

En önemlisi sevgili kocam İlhan Sungur, zamanımı kullanmamda, yaşamı ortak olarak planlamamızda büyük katkısı oldu. Daha sonra sadece işime odaklanmamı sağlayan lojistik desteğine ne kadar teşekkür etsem yetmez. Sonra oğlum Can Sungur. Ve birlikte çalıştığım müşteri, iş ortağı ya da çalışma arkadaşlarım.

İşinizi yaparken size neler iyi geliyor?

Eğlenmek çok iyi geliyor. Olumlu olmak ve olumlu düşünen, üreten insanlarla birlikte olmak. Müzik dinlemek. Küçük molalar vermek. Keyif ritüellerim

Günlük yaşamınızda küçük molalar verdiğinizde neler yaparsınız? Ritüelleriniz neler?

Uzağa bakarım, bedenimi esnetirim. Bir çay ya da kahve fincanında dünya turu yaparım. Şiir okurum. Sessizliği seçerim. Çiçeklerle ilgilenirim, fotoğraf çekerim, sosyal medyada çektiğim fotoğrafları paylaşırım. Sevdiklerimle konuşurum.

Kendinizi yenilemek için hayatınıza neleri alıyorsunuz?

Kültür ve sanat etkinliklerine katılmak beni yeniliyor. Kitap okumak. Sergi gezmek. Eski İstanbul’u gezmek, sokaklarda yürümek. Doğada seyirci olmak. Arkadaşlarımla sohbet etmek.

Nelere gülersiniz? Neler sizi mutlu eder?

Karikatür severim. Haftalık dergileri eskiden düzenli takip ederdim, şimdi kitaplarını alıyorum sevdiğim çizerlerin mesela Selçuk Erdem, Yiğit Özgür ve Erdil Yaşaroğlu. Son zamanlarda Facebook fenomeni Baaddin’e çok gülüyorum.

Yapmayı seçtiğim her şeyin mutluluğuma katkısı olur.

Müzikle aranız nasıldır, neler dinlersiniz?

Müziği hem çalışırken, hem dinlenirken dinlerim. Ruh halime göre değişir seçimlerim. Türküler, sanat müziği, klasik müzik, caz, opera. Mesela bu satırları yazarken Beethoven’in Ay Işığı Sonatı, Charlie Haden & J.G.Egberto’nun Folk Song albümü ve Orfeo ed Euridice’den Che faro senza Euridice? aryalarını dinledim.

Çocukluğunuzda hayal ettiğiniz meslek neydi?

Tiyatro oyuncusu olmak istemiştim. Ancak ilk engelde ve çok çabuk vazgeçtiğime göre pek gerçek bir istek değilmiş. İşin güzel yanı bugün yaptığım iş sayesinde bu keyfi tadıyorum. Yaratıcı Drama teknikleri ile ve konferanslarda binlerce kişinin karşısında sahnede olmak pek keyif veriyor.

YASEMIN SUNGUR GELISIM ENSTITUSU LOGOYasemin Sungur Başarılı bir iş Kadını aynı zamanda aile yaşantısında çok özenli bir eş ve anne. Nasıl bir eş, nasıl bir anne biraz anlatır mısınız?

Sevgiyle nefes alan, sevgiyle paylaşan bir eş, anne olmaya çalışıyorum. Seçtiğim yaşamda sevdiklerimle birlikte olmanın zevkini çıkartıyorum.

Her çalışan kadın gibi zorlandığım çok zaman oldu. Önceliklerime göre zaman planı yaptığım ve çok destek olan bir kocam olduğu için şanslıyım. Oğlum ilk okuldayken annem destek verdi.

Hayatı kendim ve ailem için kolaylaştırmaya çalışıyorum. İdeal anne, eş olmaya çalışmıyorum.

Bir koçla çalışmaya karar verme aşamasında olanlara neler tavsiye edersiniz?

Neden bir koça ihtiyaç duyduklarını bilmeleri en önemlisi. Bunu bildikten sonra koçun deneyimlerine bakmalılar ve ilk görüşmeyi yaparak koçla uyum sağlayıp sağlamadıklarını kontrol etmelerini öneririm. Koçluk çalışması çok etkili araçlara sahip. Kişiyi istediği yönde adım atmaya, gerçeklerle yüzleşmeye ilerleten bir çalışma. 12 haftalık bir çalışma ile çok iyi sonuçlar alıyoruz, çalışmanın süresi çok önemli.

Koçluğu bir meslek olarak edinmek isteyenlerde hangi özellikler olmalı? Kendilerini nasıl geliştirmeliler?

Sabırlı ve dinlemeyi çok iyi bilen biri olmalı koç. İnsan davranışları konusunda kendini sürekli geliştirmeli. Sezgisel ve analitik düşünme yeteneğini geliştirmeli. Koçluk araçlarını sürekli geliştirmeli. Çok okumalı.

Gelecekle ilgili projeleriniz, hedefleriniz nelerdir?

Yakın gelecekte üzerinde çalışmaya devam ettiğim iki kitabı bitirmek. Kadınlar, gençler ve çocuklar için değer katan bir proje geliştirmek. Bahçemizde sebze ve meyve yetiştirmek. Sevdiğim ve görmek istediğim yerleri gezmek)

Kitaplarla aranızda çok güçlü bir bağ var. Kitapla Sohbet etkinliğiniz uzun yıllardır sürüyor. Kitabın sizin için anlamını nedir? Kelimeler ne kadar güçlüdür?

Yıllar önce bir projede 100 kadar genç ile çalıştım bir süre. Proje bitiminde hepimiz bir birimizi değerlendirdik. 100 gencin bana hediyesi müthişti. Benim için söyledikleri kendimi anlattığım öz yaşam hikayemde hala yer alır.

O bir hayalperest, sohbetçi, kaşif. İşine duygularını karıştırır. Proje üretir. İştigal konusu insan. Kelimelerin peşinde koşar. Bilgi, İletişim, Pazarlama, Marka, Yetenek, Eğitim, Değişim, Kariyer, Deneyim, Paylaşım ve Gelişim kelimelerine hayran; görünce dayanamaz. Yemek reçetelerini okumaya bayılır, yapmayı, yemeyi ve dost sofralarda paylaşmayı sever. İstanbul hayranı. Doğadan alır enerjisini ve örneklerini. Okur, yazar, fotoğraf çeker. Paylaşmak ister ve paylaşır. Hep öğrenci, öğrenmenin hiç bitmeyeceğini biliyor…”

İşte kitaplar bunu sağlıyor. Başka dünyaları yaşamamı, kelimeler ile beslenmemi sağlıyor. Okumadan duramam. Okumayan insanlar yalnızdır.

16_Mayis_2011_00_46_25_9997369647Sizden kitap ve film tavsiyesi alabilir miyiz?

Sevdiğim, etkilendiğim kitaplar ve filmler deyince yüzlerce yazabilirim. İlk aklıma gelenleri yazıyorum.

Kitaplar;

Martı – Richard Bach

Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

Kadının Adı Yok – Duygu Asena

Nietzsche Ağladığında – Irwin Yalom

Parfümün Dansı – TimRobbins

Dorian Gray’in Portresi – Oscar Wilde

Durgun Don – Mihail Şolohov

Su – Buket Uzuner

Son Ada – Zülfü Livaneli

Outliers – Çizginin Dışındakiler – Malcolm Gladwell

Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel García Márquez

Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Kuvayi Milliye Destanı – Nazım Hikmet

Simyacı – Paulo Coelho

Denemeler – Montaigne

Filmler;

Umudunu Kaybetme – Gabriele Muccino

Ölü Ozanlar Derneği – Peter Weir

Patch Adams – Tom Shadyac

Esaretin Bedeli – Frank Darabont

Forrest Gump – Robert Zemeckis

V For Vendetta – James McTeigue

Bir Rüya İçin Ağıt – Darren Aronofsky

Akıl Oyunları – Ron Howard

Avcı – Michael Cimino

Ağır Roman – Mustafa Altıoklar

Selvi Boylum Al Yazmalım – Atıf Yılmaz

Yağmur Adam – Barry Levinson

Narayama Türküsü – Shohei Imamura

Dersu Uzala – Akira Kurosava

Seçmek ya da Seçmemek…

iş1Annemizi, babamızı, cinsiyetimizi, doğdumuz şehri ve daha pek çok şeyi seçemeyiz hayatta ama yaşamın başka alanlarında bambaşka seçimler yaparız… Bazı seçimler kendiliğinden gelir önümüze, otomatik olarak seçer beynimiz.. Bazı seçimlere karar vermek aylarımızı alır, bazılarıysa adeta hayatın bir sınavıymış gibi bizi zorlar, yorar.

 

Bebekken mama seçeriz, biraz büyüyünce oyuncaklarımızı… Okul çağına geldiğimizde giydiğimiz elbiseyi, kullanacağımız kalemi, yediğimiz yemeyi seçmeye başlarız… Sonra arkadaş seçmeye başlarız ve sistem bizi hep seçimler içinde bırakır. Sınavlara gireriz, bu sefer seçilen taraf biz oluruz. Ya da iyi bir puan almışsak “Hangi okula gitsem?” seçimi yaparız.

Hayat, yaptığımız seçimler ile daha kolay ya da daha anlamlı olabilir. Yaş ilerledikçe farklılaştığımızı hissederiz.Alışkanlıklarımız, mesleklerimiz, giyim zevkimiz, damak tadımız, tatil tercihimiz, hayattan beklentilerimiz, dileklerimiz… hepsi birbirinden farklı ve çeşitli. Herkesin birbirinden farklı olduğu, kimsenin kimseye aynen tıpatıp benzemediği bu mucizevi hayatımızda, bilinçli ya da bilinçdışı seçimlerimiz de birbirimizden farklı. Bilinçdışı seçimlere pek dokunamasak da mesele bilinçli yaptığımız seçimlerle mutlu olabilmekte aslında.

Peki meslek seçimlerimiz nasıl olmalı? Gerçekten olmak istediğimiz işi mi yapıyoruz, yoksa yaptığımız hiçbir seçim bizi mutlu etmiyor mu? Okul yıllarından itibaren “seçimler” başlar hayatımızda. Özellikle de yapacağımız işin veya mesleğin ne olacağına karar vermek için, biraz geç bir yaştır üniversite sınavları dönemi… Günümüzde, anaokulundan itibaren çocukların sanata mı yoksa matematiğe mi yatkın olduğunun üzerinde daha çok duruluyor ve buna göre de küçük yaştan itibaren seçimler yapılabiliyor artık.

Gelelim çalışma hayatındaki “seçimlerimize”… yaptığımız işi istemeden seçmiş olabiliriz veya hayat şartları bizi o işi yapmaya zorlamıştır ister istemez.. Üstelik işimizi yaparken ne patronumuzu, ne de çalışma arkadaşlarımızı seçme şansımız yoktur. Bizler işi seçeriz, kabul ediliriz ve bizi çevreleyen bu şartlar kendiliğinden oluşur. Hemen hemen her seçim, ama doğru ama yanlış bizim hayatımızı etkiler.Bu çok önemli sayılabilecek bir karar da olabilir; önemsiz bir ayrıntı da… Attığımız her adımı düşüncelerimiz belirler. Seçimlerimiz düşüncelerimizin eseridir, beynimiz düşüncelerimizi harekete geçirir. Hayatta ya iyi vardır ya da kötü, ortası yoktur. Seçimlerimiz ya hayata bağlar bizi, mutlu eder, huzur verir; ya da hayattan bir adım daha koparır, acı verir, yanlıştır…

evlilik3Yaşamımızın sorumlusu bizleriz. Her seçim, farkında olarak ya da olmayarak, başka şeylerin reddedilmesi anlamına da gelir. Bu yüzden, ‘Her tercih, bir vazgeçiştir’. Seçimler, içlerinde avantaj ve dezavantajlar barındırır. Bu açıdan her seçim aynı zamanda bir kaybediştir. Ama ne kaybettiğini bilmek, ne kaybedeceğini bile bile o seçeneği elemek sorumluluğu, kişinin kendisine aittir.

Bazen birşeyleri elerken, çevrenin, ailenin ya da bizi çevreleyen şartların etkisi altında kalırız. İstediğimiz için değil, mecbur olduğumuz için seçim yapabiliriz. Çalışma hayatında da buna benzer birçok şey yaşarız.

Bunu bir örnekle detaylandıralım:

Yetenekli olduğunuzu biliyorsunuz, konservatuar sınavlarına hazırlanmak istiyorsunuz; ancak ne özel bir eğitim almaya gücünüz, ne de konservatuarı kazansanız bile masrafını karşılayacak bütçeniz var… Bir taraftan da çevrenizin söyledikleri, kafanızı kurcalıyor:

  • Ne yapacaksın konservatuar okuyup… Niyazi amcanların oğlu iktisat okudu, girdi bir bankaya, çalışıyor mis gibi…

  • Nerden çıkarıyorsun böyle boş işleri bilmem ki… yok müzikmiş, yok bilmem ne… O kadar çalışıp didiniyoruz senin için, yüzümüzü kara çıkarma.

  • Sanatçıya değer verilmiyor bu ülkede. Oku doğru dürüst bir bölüm, gir memurluk sınavlarına. En güzeli bu.

İster istemez bir seçim yapıyor beyniniz ve bu seçim otomatik oluyor. Tamamen şartlandırılmış bir seçim oluyor yani. Üniversite tercihlerinize ‘İktisat’ yazıp kazanıyor ve okuyorsunuz; hem de müzik okumak burnunuzda tüterken…

kararlarinizi-nasil-1Çok başarılı geçmeyen bir öğrencilik hayatı. Sonrasındaysa iş arama telaşı… Mecburen yine seçiminizi okuduğunuz alanla ilgili bir işten yana kullanıyorsunuz. Orta ölçekli bir şirkette muhasebeci olarak başlıyorsunuz çalışma hayatınıza… Aklınızda hep “müzik” var oysa… Gel zaman git zaman, para kazanmak ya da terfi almak size yetmiyor. Daha doğrusu mutlu olamıyorsunuz… Bu saatten sonra iş de değiştiremezsiniz, konservatuar sınavlarına da giremezsiniz… En iyisi, aklınızda kalmaması, içinizde de ukte olmaması için, etkinliklere katılmaya karar veriyorsunuz. Yılbaşı daveti, şirket yemeği derken sizdeki yetenek açığa çıkıyor ve hiç ummadık kişilerden tebrikler almaya başlıyorsunuz….

Bu sadece bir örnek… Burada aslında içimizde var olan potansiyeli kullanmayı bilmek önemli olan ve o şirket yemeğine gitmek de bir seçim, orada sahne alma riskini göze almak da…

******** ******* ******* *******

Sabahları uyandığınızda, iki şeyi düşünüp mutluysanız, herşey yolunda demektir. Bunlar ne mi?

  • Başınızı çevirdiğinizde yanınızdaki eşiniz

  • Gitmek için acele ettiğiniz işiniz…

Eş seçimi de en az mesleğinizi/işinizi seçmek kadar önemli. Hatta hayattaki en önemli seçimimiz aslında. Doğru kişiye karar vermek, doğru kişiyi sevmek kolay bir seçim değil.

Gerek eş, gerekse iş seçiminde bazı ölçütlerin olması gerekir. Bu ölçütlerin olması da, aşka mani değildir. Aksine, bu ölçütler aşkın uzun vadeli olmasını sağlar. Her iyi evlilik, iyi bir aşkla mı başlar, iyi bir aşkla mı devam eder? Aşk iyi evliliğin sebebi midir, sonucu mudur? Bu soruları sorduğumuzda birbirine aşık olarak evlenen kişiler; iyi iş birlikleri de kurabiliyorlarsa iyi aşıklar olabilirler. İşbirliği kuramazsanız, o aşk da buharlaşır. Ömür boyu süren aşklar, işte bu iyi işbirliklerinin sonucunda ortaya çıkar. Eş kriterleri iyi işbirliği kurmanın kriterleridir.

 evlilik2

Nasıl ki bir çocuğun okula başlayabilmesi için, belli bir olgunluğa gelmesi gerekiyorsa; evlilikte de eş olgunluğu gerekmekte. Mesela, evlilik olgunluğuna erişmeden evlenen kişilerde, “biz” olmak yerine “ben” olmak ön plana çıkabiliyor. Oysa ideal evliliklerde ‘biz’ bilinci oluşmalıdır. Herkesin kendi özel alanı olduğu gibi, ortak alanlar da olmalıdır. Evlilik iki ayrı cumhuriyetin federasyon kurması gibidir; ortak hareket edebilmek demektir. Kendisini ve ilişkisini yönetebilecek seviyeye gelmiş olanlar, evlilik olgunluğuna ulaşmış insanlardır.

Sen benim imtihanımsın, senin sayende cenneti kazanacağım’ diyenler de var evlilik için… “Ömrümü yedin be kadın, hayatım senin yüzünden mahvoldu!” diyen de… Evlilik sürecinde her iki taraf da davranış ve özelliklerine tahammül edebilmelidir. Bu, insan ilişkilerinde de böyledir. Evlilik bir dağa çıkmak gibiyse; o yolda sadece çiçekler yoktur. Taşlar, çukurlar, tepeler de vardır. Bunları aşmak gerekir. Tabii “birlikte aşmak” gerekir. İçinde sevgi olan tahammül, faydalıdır. Ve karşılıklı fayda sağlar.

Büyük şehirlerde, büyük hayatlar yaşanıyor. Birlikte yemek yiyemeyen, beraber vakit geçiremeyen, konuşamayan çiftler, doğal olarak bir şeyi paylaşamıyorken, aynı hayatı paylaşmaları nasıl mümkün olur?

Büyük şehirlerde büyük hayatlar yaşanıyor, tabii büyük sorunlar da yaşanıyor. Aslında bunun için sihirli bir formül var: Nitelikli beraberlik. Ya da “kaliteli vakit geçirme seçimi” Günümüzde zaman az. Çiftler 10 dakika bir araya gelebiliyorlarsa; sevgi dolu bir bakış, birkaç güzel söz ve bir tebessümü birbirlerine çok görmemeliler. Herşeyin başı sağlıklı iletişim kurmak ve diyalogtan geçiyor aslında. Beklemediği bir anda elini tutmak, sevgi sözcükleri söylemek nitelikli beraberliği oluşturuyor. Nitelikli beraberlikler büyük hayatların, büyük tehlikelerini de azaltıyor. Buradaki seçim, televizyondaki dizi mi, eşinizle sohbet etmek mi… Ya da gelecek misafirlere hazırlık yaparken, “Çok işim var beni meşgul etme” demek yerine, “Bana yardım edebilir misin, hem bu arada bugünkü toplantını da konuşmuş oluruz” demek mi… Aslında hayat, o kadar zor değil… Seçimlerimizi belirlemek, her an bizim elimizde…

Ve seçimlerimizle hayatımızı kolaylaştırmak da…

Peki, olmadı diyelim.. Ne yaptıysak olmadı, karşımızdaki kişiyi ne susturabiliyoruz, ne de onca çabamıza rağmen geçinebiliyoruz… Ölçtük, biçtik: “Yanlış bir seçimdi onunla evlenmek” dedik… ya da ona olan / olduğunu zannettiğimiz sevgiyi tükettik. Bir gün bir baktık ki, meğer hiç sevmiyoruz birbirimizi… Böyle bir durumda ne yapmalı peki? Neyi seçmeli? Mutsuz bir ortamda zamanı boşuna tüketmeyi mi, yıpranmayı üzülmeyi mi, yoksa doğru bir karar verip ve seçim yapıp yeni bir hayata yürümeyi mi?

evlilik1Evlilikte, ayrılma ahlakı önemli bir husus Evliliğin çok ciddi bir sorumluluğu var; ama kaçınılmaz olarak bırakmanız gerekiyorsa, artık gücünüzü tüketmeye başladıysanız, elinizden bir şey elmiyorsa, her iki taraf için de ayrılmak daha iyi olacaksa, şimdiye kadar elinizden gelen her şeyi yapmışsanız, ayrılık bir sonuç olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Ve yürümeyen evliliklerde o da bir “seçim”dir. Çocukların iyiliğini düşünmek, tartışma ya da kavganın olmadığı ortamda daha mutlu büyümesini sağlamak, ayrılan anne-babaların temel görevi olmaldıır. ‘Çocuğun iyiliğini düşünerek ayrılma’, ayrılma ahlakına uygun bir davranıştır.

Yazımın başlarında da dediğim gibi, her tercih bir vazgeçiştir. Aynı zamanda her tercih ya da seçim, yeni bir başlangıçtır. Önemli olan yaptığınız tüm seçimleri, severek ve isteyerek yapmış olmak ve seçimlerimize sevgiyi taşımak… hayatı kolaylaştırmak, doğru seçim yaparak elimizde aslında. 

Martı e-dergimizi okuyun ve sevdiklerinize de okutun.

yasemin_sungurMerhaba,

İşte Nisan. En sevdiğim ay. Çünkü ben doğmuşum. Yazarımız Zeliha’da bu ay doğmuş, ikimizin doğum günü aynı gün. Yani Nisan ayını daha çok sevmem için nedenlerim önemli..:)

Yine her yazarımızdan farklı ve ilham veren konularla ilk bahara merhaba diyoruz. Doğa uyandı, ağaçlar tomurcuktan çiçeğe dönüyorlar. Çevrenize bakın, fark edin, bakmakla yetinmeyin dokunun, fotoğraf çekin, bazen detayı görmek için bir camın arkasından bakmak işe yarar. Bir ağaç seçin, seçtiğiniz ağacın değişimini izleyin ve fotoğrafını çekin. Çektiğiniz fotoğrafları sevdiklerinize hediye edin. Tomurcuktan çiçeğe, çiçekten meyveye dönüşür gibi çoğalın. Yenilenme, değişme ve dönüşme zamanı. Hayal edin, hedefleyin, planlayın ve harekete geçin.

Martı dergisi olumlu gelecek için içerik üretirken her ay yeni düşünceler ile size ulaşıyor. Bu ay benimle yapılan bir sohbet var. Trabzon’dan çok değerli öğrencim Arzu Aktaş sordu ben yanıtladım. Aynada kendimi gördüm. Soru sormak daha kolay itiraf ediyorum. Umarım benim öyküm başkalarına ilham verir.

Bu ay fotoğrafı ile kapağımıza Fotoğrafçı Niko Guido’nun MARTI’sı kondu. 

Martı e-dergimizi okuyun ve sevdiklerinize de okutun. Gelişim için her yönden ve duygumuzu besleyerek kendimizi geliştirebiliriz. Sevgiyle nefes alın ve adım atın.

 

Dijital Obezite, Dijikoliklik, Dijital Detox, Dijital Fitness

Biz bunu hep yapıyoruz. Biz insanlar… Dur durak bilmiyoruz.

Çok yiyor, obeziteyi dünyanın en yaygın salgın hastalığına dönüştürüyoruz. Kolestrol, yüksek tansiyon, damar sertliği, kalp, ortopedik sorunlar ve tabii beraberinde onlarca psikolojik, sosyolojik ve ekonomik derdi kaderimiz haline getiriyoruz.

Alışveriş ve tüketim çılgınlığı yaratıyor, borç harç ödemek için yaşar/çalışır hale gelip, kendimizle beraber dünya kaynaklarının, çevrenin ve aslında birbirimizin canına okuyoruz.

Kısacası biz bunu hep yapıyoruz. Obeziteye eğilimimiz var ve şimdi yeni bir türünü daha yaratmış bulunuyoruz ki ona da “Dijital Obezite” diyoruz.

Evet ışık hızında başlayan ve ilerleyen Dijital Devrim hepimizi “dijital obezlere” dönüştürdü. Çoluk, çocuk hepimiz dijital obez, hatta digiholic-dijikolik olduk ve ileri seviyede FOMO’muz var. Ve daha işin başındayız…

 2

İnternetin gelişimi ile…

 

- Önce masalarımıza desk-top bilgisayarlar olarak yerleşen,

- Sonra dizlerimize, kucağımıza lap-top’lar olarak oturan

- Daha sonra sinsice avucumuzun içine mobil ve akıllı telefonlar, tabletler olarak giren

- Şimdilerde parmaklarımızın ucuna kadar inen ve Google Glass’la göz bebeklerimize yerleşmek

üzere olan

- Hatta derimizin üstüne, altına dijital dövmelerle, giysilerimizin, aksesuarlarımızın içine

weearable/giyilebilir” teknolojiler olarak döşenebilen dijitler artık “dijital tsunami, bilgi

tsunamisi” ne dönüştü.

- Hatta bırakın bizi, insanları “şeyler de birbirleriyle haberleşir” (M2M, V2V) hale geldi. Trafik

lambaları ile arabalar, navigasyon cihazı, mobil sağlık uygulamaları dediğimiz şeyler, kendi

kendilerine gideceğimiz yolları, sağlık durumumuzu falan konuşmaya…

- Robotlar topa girmek üzere saha kenarında ısınma hareketlerine başladılar.

İşte bunların hepsi de her an, her yerde çeşitli cihazlarla birbirine bağlı/bağımlı Hyper Plugged, Hyper Connected / Hiper Bağlantıda, Hiğer Bağlı diye tabir edilen yeni tür bir insanlık yaratıyor.

Ve bu bizi ürkütüyor…

4

İlk başlarda sevinmiştik…

 

Ayyy ne güzel birbirimize bağlanıyoruz, artık her şeyden, her an, jer yerde haberimiz olacak!” diye. Gözlerimiz doluyordu, Nokia’nın ünlü “Connecting People” sloganı ve o ünlü “din din din dong…” cıngılı ile. Ancak sonra o meşhur, “işaret parmakları birbirine uzanan” iki insan elinden biri dijital, robotik olanla yer değiştirmeye, işin de tadı kaçmaya başladı.

silicon-valley-sign-lg

Dijitalleşmenin ve mobilleşmenin ilk aşamalarda hissettirdikleri; tıpkı aç ya da susuz insanın yemeğe, suya kavuştuğu ilk anlardaki sevinci, yüksek hazzı, tatmini gibiydi. Ohhh! sonunda açlığını hissettiğimiz şeye kavuşmuştuk. Ancak karın doyduktan sonra yemeye devam edince bedenimizin şişmesi gibi, dur durak bilmeden bağlanmaya, bilgi almaya vermeye devam edince de beynimiz şişmeye başladı.

Her gün;

- İnsanlar en çok cep telefonlarını kaybetmekten, unutmaktan korkuyor, rahatsız oluyor

- İnsanları en çok internet bağlantıları olmayınca panikliyor

- İnsanlar uyanır uyanmaz ilk, uyumadan önce en son cep telefonlarına bakıyorlar

- İnsanlar ortalama 5-6 dakikada bir mesaj kontrol ediyorlar

- Tuvaletlerde, kalabalık yerlerde en çok unutulan, çalınan şey mobil cihazlar 

türünde bilgiler, sayılar veren anket, araştırma okuyoruz. Buradan ve buradan dünyanın dijital, sosyal medya vb. rakamlarına, gidişatına göz atabilirsiniz. Ki bu rakamlar da çoktan artmıştır bile…

Tüm bunlar insanlığın ve çeşitli cihazların top yekûn, birbirine 7/24 bağlandığını ve hızla ve daha da yaygın, derin biçimde bağlanmakta olduğunu gösteriyor. Çocuklar, gençler, yetişkinler üzerindeki çeşitli deneylerle, gözlemlerle etkileri, olası riskleri ve önlemler vb. konularında daha fazla bilgi edine, anlama ve çare bulma ihtiyacımızı tatmin etmeye çalışıyor.

Henüz çareler, tedaviler vb. hakkında belirginleşen, netleşen pek fazla bir şey yok ancak, aşağıda sıraladıklarım bu konularda ön plana çıkanlar en son konuşulanlar arasından sizin için derlediklerim;

 

  • Dijital obezite ya da bağımlılıktan kaçmak, dijitlerden arınmak için Dijital Detox, Dijital Diyet öneriliyor. Hatta Dijital Detox kampları, Dijital Diyet programları ve eğitimleri yurt dışında ciddi birer iş alanı olma yolunda ilerliyor. Bunlarda çoğunlukla önerilenler ya kendi iradenle 1 gün, 1 hafta vb. hiç bir elektronik haberleşme cihazına dokunma ya da bu amaçla yapılan kamplara, seyahatlere katıl türünde.
  • Dijital huysuzluk, dijital yorgunluk, dijital keyifsizlik gibi kavramlar artık sıkça kullanılıyor.
  • FOMO nun (Fear of Missing Out) yerini JOMO (Joy of Missing Out) almalı deniyor. Yani yetişememe, geride, eksik kalma korusunu boş verelim, koy verelim. Geride ve de eksik kalmanın tadını çıkaralım görüşüne hakim insan sayısı artıyor.
  • Bazı kesimlerde “analog” yükselen trend olarak gösteriliyor. Doz aşımı dijitalleşme ve sosyal medya kullanımından yılan, hızla gelen robotlaşmadan korkan insanların eski tip, analog eşyalar, yaşam ve düşünce tarzına eğilimi arttırdığını savunuyor. “Dijitalin analogla imtihanı” diyenler yaygınlaşıyor…
  • İnsanlar, özellikle gençler dijital kalabalık ve çokluk içinde giderek yalnızlaşıp, daha az konuştup, daha az bakıyor. Baksa da görmüyor, hissedemiyor. Google Glass yaygınlaştığında da top yekin şaşılaşacağız herhalde…
  • Özellikle ve aslında başımıza bunları saran Silikon Vadisi’ndeki dâhiler başı çekiyor ve bir takım teknoloji guruları diyor ki; Çocuklarımız nasıl olsa zorunlu ve çok kolay biçimde dijital cihazları kullanacak, kaçınılmaz olarak eğitimlerinin teknik, teknolojik kısmını dijital yollardan alacaklar. Bu yüzden okullarda “insan olmayı” öğrenecekleri, bilişsel becerilerini, analiz, anlamlandırma kabiliyetlerini geliştirecekleri “geleneksel + dijital” karması hibrid eğitim almalılar.
  • Dijital yorgunluk ve dünyanın hızla değişen yeni tüketim, yaşam alışkanlıkları “minisumer, minimalist tüketici, türetici” kavramlarını öne çıkarıyor. Firmaları bu konularda tekrar düşünmeye zorluyor. Tiny House trendi ile ufak, derdi/sorumluluğu az evlere ve yaşam tarzlarına eğilim yükseliyor.
  • Festina Lente Yavaş yavaş acele edin” türünde hareketleri yaygınlaşıyor.

Ve sonuç…

Burada tüm yukarıda bahsettiğim sıkıntıları, halleri özetleyen şahane bir video var. Bambaşka bir ülkedeki insanları yansıtıyor ama eminim izleyince hepiniz, “aaa aynı biz!” diyeceksiniz.

Burada da Coca-Cola Social Media Guard videosunu bulacaksınız. İzleyin… Çok düşündürücü…

Doğrusu, yanlışı nedir? Henüz hiç birimiz bilmiyoruz, ancak olası sıkıntıları görebiliyoruz. O halde “uygun” olan analog-dijital bileşimi yaratmak üzere daha çok düşünmeli, çabalamalıyız. Sanırım bu yolda en yararlı ve önerilen şey “her şeyin insan için” olduğunu, olması gerektiğini merkezde tutmak olacak.

Demek ki artık bir ödevimiz daha var; Dijital Fitness… Yapabilen beri gelsin:) Hepimize öğretsin!

Yararlandığım kaynaklar; http://bit.ly/1ltZ4jN / http://bit.ly/1ltZ7vP / http://bit.ly/1ltZ8zP / http://nyti.ms/1ltZ96R / http://bit.ly/1ltZ978 / http://bit.ly/1ltZ9E4