Bir Köy Masalı: Kurşunlu

Hayatımın en değişik yıl başı gecesi, en sıra dışı tatili, en güzel deneyimlerinden biriydi.

İş hayatının stresi, özel hayatın derdi tasası derken 2017 biterken içimde yeni gelecek yılı kutlamak için en ufak bir heyecan, kafamda da ufacık bir plan yoktu. 31 Aralık gecesi için iki alternatifim vardı: Ya evimde kedilerimle tek başıma oturup televizyon izleyecek ya da İzmir’e ailemin yanına gidecektim. İkisinden birini seçecektim ama ikisini de istemiyordum aslında. Derken bir arkadaşımın önerisiyle kendimi bambaşka bir programın içinde buldum.

Arkadaşım “Bak” demişti, “Tanıdık olacak mı, kafa dengi insanlar olur mu bilmiyorum. Köy evinde kalacağız, rahat ve temiz olur mu bilmiyorum. Ne kadar eğlenceli olur hiçbir fikrim yok.” Ben de ona “Önemli olan değişik bir şey yapıyor olmak. Ne kadar kötü olabilir ki? Sonuçta iki arkadaşız, en kötü ihtimalle ikimiz kendi aramızda eğleniriz sonuçta” dedim ve kararımızı tur organizatörlerine bildirdik.

30 Aralık Cumartesi sabahı erkenden yola çıktık. Organizatörlerin ricaları yanımıza alacağımız bavulların tek ve küçük olması eğer istiyorsak kestane, mısır, çerez içki ve içeceklerimizi ekstra olarak yanımıza almamızdı. Gittiğimiz yerde köy evlerinde konaklayacak, 3 öğün yemeğimizi bu evlerde yiyecektik. İçkiyi köy yerinde bulamayabileceğimizi anlıyorduk ama diğer şeyleri yanımıza ne kadar alacağımızı bilemedik, “Olsun, az gelirse bakkaldan alırız, ne olacak ki” deyip kafamızı rahatlattık. Daha bilmiyorduk Bilecik’in Kurşunlu Köyü’nde bir bakkal bile bulunmadığını…

 

Bolu dolaylarında kısa bir kahvaltı molasından sonra biraz daha yolculuk yapıp Gölyazı’yı da geçtik. Saat 11’e doğru ana yoldan ayrılıp köye vardık. Kurşunlu, Bilecik’in Gölpazarı ilçesine bağlı küçücük bir köy. En yakın yerleşim birimi köye 6 kilometre uzaklıkta. Eskiden daha kalabalık bir nüfusa sahipken, tarım ve hayvancılığın zorlaşan koşulları, iş imkânı kalmaması nedeniyle çok göç vermiş, şu anda yaklaşık 50 hanenin bulunduğu bir yerleşim yeri. Köyün tek buluşma mekânı olan köy kahvesinin önünde otobüsten indik, burada bizi köylüler taze demlenmiş çay ve ıhlamurla karşıladı. Aslında Türkiye’nin en çok okuyan kadını olarak oldukça tanınan Bedriye Hanım’la da işte burada tanıştım.

Okuyarak küçük bir dünyayı büyütmek…

Bu köyde doğup büyüyen, köyünden hiç çıkmayan Bedriye Engin okuma aşkıyla bugüne kadar çok sayıda ödül almış, çok habere konu olmuş ve eminim birçok insana da örnek olmuş. Örnek olmakla kalmamış, zaman içinde ufkunu da köyün ufkunun çok ötesine genişletmiş. Köyünü nasıl dış dünyaya açar, nasıl kalkındırır diye düşünürken zaman içinde çeşitli turlarla bağlantıya geçip turistleri ve çeşitli turları köye çekmeye başlamış. Köydeki kadınların da arkasına alarak köyde ekolojik turizm başlatmış. Öyle ki kısa sürede Hindistan’dan İngiltere’ye kadar çok farklı ülkelerden turistler gelip köyde uzun tatiller yapıp köy hayatını öğreniyor ve yaşıyorlarmış. Bizim de orada bir tatil geçirmemizin sebebi kendisiydi. Köy kahvesindeki ilk buluşmamızda kısaca kendisi, köyü ve bu işe nasıl başladıklarını anlattı, iki günlük tatil programımız hakkında bilgiler verdi, ardından yemek ve kısa bir dinlenme molası için yerleştirildiğimiz köy evlerine dağıldık. Çünkü yaklaşık 40 kişilik bir gruptuk ve hepimizin köydeki birkaç evde ağırlanacağı şekilde bir planlama yapılmıştı.

İlk anların tedirginliği çabucak silinip gitti

Biz iki arkadaş olarak katıldığımız turda, tanımadığımız 5 kişinin daha kalacağı bir eve yerleştirilmiştik. Eve girdiğimizde köhneliği, iki ayrı yatak istememize rağmen çift kişilik eski bir yatağın olduğu, tavanı tavan, yeri yer olmayan odayı, çiviyle sıkıştırılıp kapatılmış, araları açık olduğundan da kâğıt sıkıştırılmış eski camlarını gördüğümde “Eyvah” dedim. “Bu kadarını beklemiyordum. Bakalım nasıl geçecek bu iki gün?” Sonra yeni fayans ve lavaboyla kısmen yenilenmiş, duş teknesi veya küveti olmayan soğuk banyoya girdim ve orada olduğum sürece banyo da yapamayacağıma kanaat getirip hayıflandım. İki ayrı yatak olmamasından rahatsız olduğumuzu gören ev sahibemiz Şahsenem Abla mutfağın da olduğu alt katta hepimizin daha sonra ortak alan olarak kullanacağı oturma odasındaki iki divanda yatabileceğimizi, o odayı bize verebileceğini söyledi ama kalabalık ve tanımadığımız insanlarla kalacağımız bir evde uygun olmayacağına karar verdik.

Normal ve alıştığımız koşullarda çok da küçük sayılmayacak sıkıntılarla başlamıştı tatilimiz. Ama ev sahiplerimizi ve evi paylaştığımız insanları tanıdıkça o ilk anlardaki rahatsızlık silinip gitti, hayatımın en güzel günlerinden birkaçı beni bekliyordu.

Çiçekli duvarlar, çamurlu bahçeler, sıcak ekmek kokusu…

İlk gün yol yorgunluğuyla önce köyün içinde ufak bir tur attık. Köydeki bazı evlerin ve bahçelerin duvarları, bazı ağaç elektrik direkleri renkli çiçek desenleriyle boyanmıştı. Bedriye Hanım Güzel Sanatlar öğrencileri ile köyü küçük renkli dokunuşlar yapmış. Bu evlerin önlerinde hatıra fotoğrafları çektirdik. Sonra köyün biraz yukarısında, dağın eteğindeki “Aşıklar Çeşmesi”ne kısa bir yürüyüş yaptık. Yine yatay uzun duvarı çiçek resimleriyle boyanmış çeşmede fotoğraflar çektirip geri döndük.

Köyün en eski evinde bizim konakladığımızı daha sonra öğrendim. Diğer evlerde kalanlar da sonraları evimizi ziyarete geldiler hatta, tam anlamıyla eski ve gerçek bir köy evi nasıl olur görmek için. Bir gün önce de yağan yağmurun ardından, eve girmek için çok çamurlu bir küçük araziden geçmek gerekiyordu. Sonra evin kendi küçük bahçesine giriliyor, yukarıya çıkan merdivenle yatak odalarının ve banyonun olduğu ana bölüme ya da aşağıya bir iki basamak inerek mutfak ve oturma odasının olduğu kısma giriliyordu. Oturma odasında eski bir kuzinesi olan evde tüm yatak odaları odun sobasıyla ısıtılıyordu. Banyoda ısınma için bir çözüm bulunmuyordu.

Eve döndüğümüzde odalardaki sobalar yakılmış, sıcacık odalara odun kokusu yayılmıştı. Herkes odalarına uğradıktan sonra oturma odasında yeni tanıdığımız ev arkadaşlarımızla oturup sıcacık taze çayla içimizi ısıttık. Ardından aynı odada küçük portatif bir masada Şahsenem Abla’nın kendi elleriyle tamamı doğal ürünlerle hazırlandığı enfes yemeklerin olduğu akşam yemeğine geçtik. Sobanın üstünde ısınan ekmeğin de kokusu odaya yayılmıştı. Şahsenem Abla köyün en güzel ekmeğini yaparmış meğer. Köyde her evin kendi fırını olmasına rağmen komşular da kendisinden ekmek alırmış. Çok aç olmamamıza rağmen hem yemeklerin lezzeti hem de Şahsenem Abla ve eşi Enver Abi’nin ısrarıyla ikram edilen ne varsa hepsini mideye indirdik.

Akşam yemeğinden sonra tüm tur misafirleri, sözleştiğimiz gibi kahvenin alt katında bulunan köyün ortak alanında toplandık. Ertesi akşam yıl başı eğlencesinin de yapılacağı salon soğuktu, bu soğuğa rağmen gezimiz boyunca yağmasını umduğumuz kar yoktu, henüz insanlar kaynaşmamıştı ve yol yorgunu ilk akşamımızda çoğunluk kısa süren bir eğlencenin ardından dinlenmek üzere evlerine çekildi.

Portatif masada 5 yıldızlı köy kahvaltısı

Sabah hepimizin birlikte zorlukla sığdığımız, ev sahiplerimizin bizimle birlikte oturmaktan çekindiği portatif masada şık yemek takımları yoktu. Masadaki tabak, çatal ve bıçakların neredeyse hepsi birbirinden farklı desen ve şekildeydi. Ama Şahsenem Abla’nın kendi ineklerinin sütünden yaptığı köy peyniri ve tere yağının, doğal yumurta, ev salçası, kızarmış ekmek, enfes reçellerin olduğu muhteşem bir kahvaltı bizi bekliyordu. Hiç de gitmek için can attığımız, alıştığımız 5 yıldızlı tatillere benzemiyordu. Kahvaltı bittiğinde çaylar içilmeye devam ederken sofrayı Şahsenem Abla’yla birlikte topladık; soğuk, fayans tezgahlı mutfakta tek modern sayılabilecek eşya olan bulaşık makinesine yerleştirdik. Birlikte sadece birkaç saat geçirdiğimiz arkadaşlarımızla inanılmaz bir hızla kaynaşmış, ev sahiplerimizle birlikte neredeyse o evin insanları gibi yaşamaya başlamıştık.

Yeni yıla zirvede veda…

Birlikte kahveler de içildikten sonra yine köy kahvesinde diğer misafirlerle buluşup önce Gölpazarı’na kısa bir gezi yaptık. Burada da köy kahvesinde çaylarımızı içip şöyle bir etrafı dolandıktan sonra yine kendi evlerimizde öğle yemeklerimizi yiyip o günkü programımız olan dağ yürüyüşü için yola çıktık. Bu yaşıma kadar hayatımda hiç trekking, hele de dağ yürüyüşü yapmamış biri olarak ciddi çekincelerim vardı ve kıyafet olarak da hazırlıksızdım. Zor bir yol olmadığını söyleyenlere güvenip ayağımda gündelik deri botlarımla ben de yürüyüşe katıldım. Çok yüksek bir dağ değildi. Tırmanış bir buçuk saate yakın sürdü. Bir gün önce yağan yağmur ve çamurlu patikadaki yapraklar özellikle zirveye yakın noktalarda beni çok korkuttu. Ama yemyeşil ağaçların arasında dar yollardan yürürken bölgede yetişen mantarları keşfetmek, köyün güzelliklerinden kardelenlerle karşılaşmak çok eğlenceli ve keyifliydi. Çok soğuk olmasını beklediğimiz hava dönmüş, yürüyüşte bize yardımcı da olmuştu. Zirvede ise güzel bir doğa manzarasının yanında ciddi bir ayaz da bizi bekliyordu. Biraz panik olmama rağmen çevreme yakınmadan ve herhangi bir sakatlıkla karşılaşmadan o zirveye varmak, oradan aşağıyı izlemek sanki dünyanın en yüksek dağındaymışım gibi bir haz yaşattı bana. Aşağı inmek ıslak ve kaygan zemin yüzünden daha da ürkütücüydü benim için. Ama indiğimizde köye bizi dağın eteğinde bekleyen araç yerine yürüyerek dönme gücünü bulmak, hayatım boyunca hissettiğim en güzel ve güçlü başarı hazlarından birini daha yaşattı bana. Eski yılı son gününde gerçek anlamda bir dağın zirvesinde kapatırken, yeni gelen yılda hayatın beni yeni zirvelere taşıması için bol bol dua ettim…

Müsamere gibi yeni yıl kutlaması

Eve dönüp çay ve kuzinede kestaneyle ısındıktan, Şahsenem Abla’nın muhteşem akşam yemeğini yiyip masamızı topladıktan sonra hazırlanıp bir gece önceki mekâna gittik tekrar. Yıl başı gecesi için eğlence programımızda Balkan düğünü canlandırması vardı ve damat olarak da tatile beraber gittiğim bayan arkadaşım seçilmişti(!) Mekâna gittiğimizde 10 – 15 kadın seçildi, damadımız kıyafetlerini giyip sahte bıyık makyajını yaparken bizler de balkan kıyafetlerine büründük. Dallı güllü rengarenk şalvarlarımızla, cepkenlerimizle, başımızda yazmalarımızla, kına gecesinde karşı köyden gelen bir kemancımız ve darbukacımız eşliğinde geline kına yaktık, halaylar çektik, bu eğlencenin ardından bütün gece kendimiz çaldık, kendimiz eğlendik. Yeni yıla ortaokuldaymışız gibi masa ve sandalyelerde, kâğıt bardaklarda içilen şaraplar, plastik tabaklarda yenilen çerezler, köye özgü isli mısırla ve köydeki dostlarımızla birlikte girdik. Hayatımın belki bugüne kadarki en salaş yıl başı gecesi. Belki de bir daha asla aynı keyfi almayacağım, en güzeli…

Dönüş yolunda anne şefkati

Son gün dönüşe geçeceğimiz için kahvaltı ve öğle yemeği arasında çok uzun vaktimiz yoktu. O gün köyde alışverişle ve köyün en eski evinde kalanlar olarak diğer tur ziyaretçilerini evimizde misafir ederek geçti. Köyde köylülerin kendi hayvanlarından aldıkları sütle yaptıkları çok lezzetli tereyağı ve peynir, süzme yoğurt, salça, erişte, tarhananın yanı sıra ev yapımı köy ekmeği, badem, nohut, mercimek gibi şeyleri almak mümkün. Bedriye Hanım’ın bahçesinden nohut, mercimek ve badem, Şahsenem Abla’dan da tarhana ve erişte ile döndüm eve.

Şahsenem Abla, tok da olsak öğle yemeğini yemeden ayrılamayacağımızı söylemiş, o gün de nefis bir yemek hazırlamıştı. Yemeğin ardından toplandık, dönüşe geçmek üzere köy meydanında ekip arkadaşlarımızla buluştuk. Behiye Hanım ve ev sahiplerimizle hatıra fotoğrafları ve vedalaşmanın ardından Kurşunlu’ya yine gelmek için önce kendimize, sonra onlara söz vererek buruk bir mutlulukla köyden ayrıldık. Ev sahibimiz Enver Abi pazara peynir satmaya gittiğinden bize veda edememişti. Köyden ayrılana kadar telefonla arayıp eşi ile selamlarını gönderdi. Bizi daha da şaşırtıp mutlu eden, daha biz İstanbul’a dönmeden yolculuğa devam ederken, dünya tatlısı ev sahibemizin her birimizi ayrı ayrı arayıp özlediğini söylemesi, evlerimize döndüğümüzde kendisine haber vermemizi rica etmesiydi.

Kurşunlu Köyü’nde anlata anlata bitiremeyeceğim olağanüstü manzaralar, görmenizi önereceğim turistik noktalar, uğramadan dönmeyin diyebileceğim mekanlar yok. Konfordan uzak, yemekten sonra masanızı birlikte topladığınız köhne bir ev, tozlu ve çamurlu sokaklar, yer yer tezek, yer yer yağmur sonrası toprak kokusu, kazlar, koyunlar, kedi, köpek ve inekler… Bunların yanında çocukluğunuza döndüren kuzineler, soba başı sohbetleri, alabildiğine temiz hava, doğal ve sağlıklı ev yapımı inanılmaz lezzetler ve en önemlisi Anadolu insanının büyük şehirde çoktan unuttuğunuz misafirperverliği, vefakarlığı ve samimiyeti, hayat boyu unutulmayacak küçük tatlı anılar… Bütün bunlar yazarak paylaşılması zor mutluluklardı benim için. Kurşunlu’da bir yıl başı tatili, belki çok klişe bir ifade olacak ama, gerçekten “anlatılmaz yaşanır” bir deneyimdi.

Dönerken kulağımda çocukluğumdan bir şarkı vardı. Bir gün gerçek olacağını hiç düşünmemişim meğer: “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” Biz bir daha gitmek üzere söz vererek ayrıldık köyden. Bilmem, siz de denemek ister misiniz böylesi bir deneyimi?

Meltem Demiryonar


Yazılara Abone Olmak İsterseniz

E-Posta Adresinizi Yazın: