Jonathan; konuşan bir martıdır, filozoftur, yaşam dersleri verir, gelişime inanır, özgürlüğün temsilcisidir.
Yazılara Kayıt Olun:
43793
Geçmiş Sayılar

Geçmiş sayılarımızı aşağıdaki bağlantılardan indirebilir veya okuyabilirsiniz.
OKU Veya  İNDİR
Twitter’da
Archives
E-Dergi & Son Sayı

Bahanur Alişoğlu

Ekmekle İmtahan

Berkin Elvan’ın Anısına…

 1896883_10152246449567480_806990497_n

 

Türkiye zor günler geçiriyor. Yer yer kutuplaşmalar yaşansa da vicdanların toplandığı kare bir: ekmek ve ölüm. Belki de bizi en çok üzen ve herkesi bir araya getiren şeyin neler olduğunu bulmak gerekiyor bu karede. Berkin’in çocuk olması mı bizi bir araya getirdi? Yoksa elinde taşıdığı o ekmeğin aslında Türkiye’deki alt ve orta sınıfı temsil etmesi mi bizi harekete geçirdi?

Okumaya devam et

Capote -Philip Seymour Hoffman Anısına

capote-poster1–Philip Seymour Hoffman Anısına

20. yüzyılın en çok tartışılan, eleştirilen, sevilen ancak en az anlaşılan yazarlarından biridir belki de Capote. 1924 yılında dünyaya gelmiş olan Capote, sorunlu bir çocukluk yaşamış ve genç yaşta kendini edebiyat ve sanat dünyasına vererek zamanının yenilikçi isimlerinden biri olmayı başarmıştır. Amerika’nın en çok satan dergilerinden The New Yorker’da araştırmacı yazarlık yapan Capote, uzun zaman bu dergideki makaleleri ile tanınmış, sadece yazar kimliğiyle değil, araştırmacı, eleştirmen ve sanatçı kimliğiyle de jet sosyetenin kalbinde yer almıştır. Capote alaycı kimliği, eleştirel bakış açısı, açık sözlülüğü, modaya olan düşkünlüğü ve derin edebiyat bilgisiyle çağdaşlarının hem övdüğü hem de yerdiği bir adam olmuştur. Zeki ve kıvrak esprileri, kendine özgü o tiz ve çocuksu sesi, çalkantılı duygu dünyası ile Truman Capote orijinal bir karakterdir denilebilir. Karakterin üzerinde durmak gerekir çünkü Capote’nin anlam ve duygu dünyası kendisinin olaylara bakış açısını belirlemiştir. Philip Hoffmann’ın efsanevi Capote karakterini neredeyse kusursuz bir şekilde canlandırması da Capote hayranlarını memnun etmiştir. Zira Capote canlandırması hiç de kolay bir karakter değildir.

Filmin esas konusu olan In Cold Blood romanı Truman’ın hayatını tümden değiştiren, onun o güne kadar inandığı değerler dünyasını alt üst eden trajik bir kitaptır. Capote, çağdaşlarının aksine The New Journalism akımına burun kıvırır ve yazdığı bu kitabın aslında bir roman olduğunu, gazetecilikle ilgisi olmadığını söyler. Truman Capote ne derse desin, In Cold Blood Yeni Gazetecilik ekolünü başlatan öncü eserlerden biri olarak kayıtlara geçmiş bir araştırmacı gazetecilik örneğidir. Nitekim yayınlandığında Amerika’nın en prestijli gazetecilik ödülü olan Pulitzer’e aday gösterilmiştir. Capote, bu yolculuğa kendisinin Alabama’dan çocukluk arkadaşı olan ünlü yazar Harper Lee ile çıkmıştır. Romanı yazdığı altı yıl boyunca da Lee’nin desteğini almış, onun kendisini en çok anlayan insanlardan biri olduğunu söylemiştir. Truman Capote In Cold Blood romanına tam anlamıyla kalbini vermiştir ve ortaya çıkan eser de bu tutku ve sabrın somutlaşmış halidir.

Filmde dikkat edilmesi gereken en önemli unsur izleyiciye çizilen Amerika portresidir. Filmde iki tür Amerika karşımıza çıkmaktadır. Birinci Amerika öldürülen ailenin ve Dewey’nin temsil ettiği güvenli ve muhafazakâr Amerika iken; diğeri ise Perry Smith ve Richard Hickock’un temsil ettiği ekonomik ve toplumsal nedenlerden ötürü ahlâki değerlerden yoksun, dışlanmış ve azınlıkların içinde feryat ettiği bir Amerika. Nitekim Perry Smith Kızılderili bir birey olarak yaşadığı toplumda azınlık olarak büyümüş ve sürgünde geçen bir çocukluk, gençlik kısacası bir hayat yaşamıştır. “Ahlâklı” beyaz Amerika ikinci bir Amerika’nın oluşmasından, toplumsal çöküşten ve bozukluktan Smith ve Hickock gibilerini suçlar. Muhafazakâr beyazlar toplumu ikiye bölen ve iyi-kötü, düşük-yüksek, zengin-fakir olarak onları ayıran bu düşünceleri kendilerinin ürettiklerinden bihaber bu “ahlâksızlığı” yok etmek isterler. Bu yüzden herkes Kansas cinayetinin peşine bu kadar çok düşer çünkü adalet bu azınlıkları ipte sallandırmalı ve onlara Amerika’nın güvenli, yaşanabilir ve beyaz olduğu konusunda güvence vermelidir. Capote bu iki uçlu Amerika’nın farkına varır ve makaleyi kitaba çevirme fikri de buradan gelir. Capote, sözde aydın kimliğiyle henüz detaylarını bilmediği bu tüyler ürpertici cinayeti yazmaya karar verir ve bu kitaba beyaz Amerika’nın oldukça hoşuna gidecek, onları azınlıklardan iyice tiksindirecek ve beyazları haklı çıkaracak bir isim vermeyi de ihmal etmez: In Cold Blood yani kılını kıpırdatmadan.

henri-cartier-bresson-truman-capote-new-orleans-1947-by-henri-cartier-bresson

In Cold Blood ile çağının en iyi yazarları arasında yerini almıştır ama günahının ne olduğunu da ancak Smith idam edilirken anlamıştır. Bu onun için hem nimet hem de lanet olmuştur. Truman Capote, Perry Smith öldükten sonra uzun yıllar alkolizmle boğuşmuş, bir daha hiçbir kitabı bitirememiş ve hayatı boyunca pişmanlık duyup vicdan azabı çekmiştir. Bu noktada Capote için Kansas olayı bir kırılma, farkındalık yaratan bir dönüm noktası ve düşüştür. Capote düşüşü yaşar ve aslında bu beyaz Amerika’nın düşüşüdür. Beyaz Amerika kendi sözde ahlâki değerlerinin çöküşüne şahit olmuş ve Capote ile birlikte düşmüştür. Bitmemiş bir kitabının ve ona ithafen filmin son sözleri de bu trajik düşüşü özetler niteliktedir: “Kabul edilen dualara, edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür.”

5362bc36-a74b-4523-a3e8-2397d0470d81wallpaper

Tür: Biyografi, Dram
Yıl: 2005
Süre:  114 Dakika
Yönetmen: Bennett Miller
Senarist: Dan Futterman, Gerald Clarke
Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Clifton Collins Jr., Catherine Keener

Özet
15 Kasım 1959 yılında Kansas’ta varlıklı bir aile öldürülür. The New Yorker’ın ünlü yazarı Truman Capote, sabah gazetesini okurken habere rastlar ve uzun zamandır yazmak istediği şeyin bu olduğuna karar verir. Editöründen bu makale için kendisini görevlendirmesini ister ve aynı gün To Kill a Mockingbird romanının yazarı Harper Lee ile Kansas’a doğru yola çıkar. Kansas’a haber için giden Truman Capote’nin bilmediği bir şey vardır, o da bu vakanın kendisinin tüm hayatını değiştireceği ve bugün çağdaş edebiyatın devleri arasına giren bir romana ilham kaynağı olacağı. Breakfast At Tiffany’s ve Grass Harp gibi ünlü romanlara imza atmış Truman Capote’nin hayatından bir kesit olan bu film, onun Kansas olayını anlatan In Cold Blood adındaki araştırma kitabını yazış sürecini ve iç dünyasındaki çalkantılarını ele alıyor.

Gazetecilik Bağlamında The Help

bahanur

 

 The Help, 1960’lı yılların başında Afro-Amerikan İnsan Hakları Harekati’nin (Brach, 1988) başladığı bir dönemde, gazetecilikten yeni mezun olmuş Eugenia Phelan’ın (Skeeter) Mississippi Jackson’da yaşayan siyahi yardımcıların hayatını, onların gözünden kaleme almak istemesini anlatır. Filmde daha çok Skeeter olarak karşımıza çıkan Eugenia, Jackson’da yaşayan diğer kadınlardan ve yaşıtlarından oldukça farklıdır. Bugüne kadar kendini kariyerine adamış, gerçekten bir gazeteci ve yazar, ya da kendisinin deyimiyle “gazeteci-yazar” olmak istemiştir. Skeeter erkeklerden, evlilikten ve çocuk sahibi olmaktan çok kariyer yapmak ister ve mezun olur olmaz Jackson Gazetesi’ne iş başvurusuna gider. Daha önce okulda deneyim kazanmış olan Eugenia, bu kez gerçek bir gazetede bir pozisyon umut eder. Filmin henüz başlarında şahit olduğumuz bu sahnede toplumsal cinsiyet rollerinin medya alanında da kadın işi ve erkek işi denilen işleri nasıl konumlandırdığını görüyoruz. Zira yazı işleri müdürü Skeeter’ın referansına ve özgeçmişine baktıktan sonra, kendisine Bayan Mryna’nın Temizlik Tavsiyeleri Köşesi verilir çünkü temizliğin ve bu tür tavsiyelerin “kadın işi” olduğu düşünülür. Filmin içindeki 1960’lardaki Amerika’ya baktığımızda da kadın-erkek rollerinin keskin çizgilerle ayrıldığını görürüz. Beyaz kadınlar erken yaşta evlenir, çocuk yapar ve erkekler de eve ekmek getirenler olarak adlandırılır. Beyaz kadınların sosyal hayatı dini yardımlaşma dernekleri, evlerinde yaptıkları briç günleri ve çocuk gezdirmeleriyle sınırlıdır.

Skeeter’ın kitap yazmaya başlamasına sebep olan asıl eleştirel hayat ise siyah kadınların sahip oldukları hayattır. O dönemde Amerika’da Ku Klux Klan ve benzeri ırkçı grupların siyahlara saldırıları, siyahların Martin Luther King etrafında gerçekleştirdikleri politik mücadeleler filmde bize sezdirilerek dönemle ilgili bilgi vermiştir. Ancak o dönemde belki de unutulan en önemli şey siyah kadınların sessiz ve bir kenara atılmış hayatıdır. Siyah kadınlar hem siyah erkekler tarafından ezilir hem de beyazlar tarafından. Büyükannelerinin bile köle olduğu, doğdukları andan itibaren iyi bir eve yardımcı olarak girmeleri ve para kazanmaları gerektiği söylenen bu kadınlar dışarıda düşük ücretle, insani koşulların altında, ezilerek ve aşağılanarak yaşarlar. Skeeter’ı harekete geçiren de bu kadınların medyadan uzak, insanların bilmediği gizli hayatıdır. Skeeter aslında o dönemde yaşayan beyaz feministlerin unuttuğu bu hayatı deşifre etmek ve siyah kadınların sesi olabilmek ister.  Feminizmin belki de en büyük hatalarından biri tüm kadınları aynı kefeye koymak ve hepsinin sorunlarına ortak çözüm getirmektir. Ortak çözüm ise mümkün değildir çünkü beyaz kadınlar evden dışarı çıkıp iş hayatında yer almak isterken siyah kadınlar kendi evlerinde oturmak ve çalışmak zorunda kalmamak isterler. Aynı ülkede, aynı zamanda yaşayan bu kadınların sorunlarının ise ortak bir yanı yoktur,; dolayısıyla ırklarının farklılığına dayanan bir toplumda ortak çözüm üretilemez.

Skeeter, başarılı bir gazetecide olması gereken en temel özelliklere sahiptir: gözlem gücü ve yanlışlar karşısında susmamak, aksine bunları açığa çıkararak insan hakları ve demokratik değerlerin arkasında durmak. Gazeteciler Medya ve Etik Konseyi’nin 12. Maddesi gazetecilerin hak ve ödevleri konusunda şunu söyler: ” Gazeteci, şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç olamaz. Barışı, ulusların ve insanların kardeşliğini, eşitliğini savunur; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Ulusal bağımsızlık ve demokrasiyi vazgeçilmez ilke olarak kabul eder.”
Skeeter, o zamana kadar kimsenin hakkında konuşmadığı bu konuyu filmin başkarakterlerinden biri olan Hilly’nin evinde fark eder. Kimse siyah kadınların hayatı ile ilgilenmez çünkü insanlara göre bu onların işidir. Siyah kadınlar da bunun hakkında fazla konuşmazlar. Onlara göre bu büyükannelerinin bile yaptığı, gördükleri ve bildikleri tek iştir. Bunu gözlemleyen ve rahatsız olan Skeeter ise harekete geçer ve Elizabeth’in evinde yardımcı olan Aibileen’e konuyla ilgili sorular sormaya başlar.

THE HELP

Aibileen, hayatı boyunca 17 çocuk yetiştirmiş, kendi çocuklarına yetişememiş ve oğlunu yitirmiş siyah bir kadındır. Oğlunun başına gelenlerden sonra içine kapanmış, günlükler yazmaya başlamış ve kendini Elizabeth’in bebeği Mae’ye vermiştir. Elizabeth’in kötü davrandığı, ilgilenmediği Mae’ye oldukça değer veren ve onu çok seven Aibileen başta Skeeter’dan korkar. Çünkü o dönemde siyahların ve beyazların eşitliğini konuşmak, bu tür yayınlar yapmak yasaktır (Foner, 1991). Konuşursa hem kendi başı hem de Skeeter’ın başı belaya girecektir. Aibileen Skeeter’ı başından savmak ister ve hiçbir siyah kadının bunu istemeyeceğini söyler. Aibileen ayrıca bu röportajdan Jim Crow Yasaları’ndan  daha çok korktuğunu söyleyerek dönemin hukuku ile de ilgili bilgi verir. Skeeter ise Aibileen’in peşini bırakmaz. Gazeteciler kaynaklarını bulma, onları ikna etme konusunda dikkatli olmalıdırlar. Bazen kaynak kendiliğinden gazeteciye gelir (filmin ilerleyen sahnelerinde gördüğümüz gibi) ancak çoğu zaman gazetecinin kaynağını kovalaması gerekecektir. Kaynakla gazeteci arasında güven ilişkisi olması zorunludur çünkü kaynaklar güvenmedikleri gazetecilere konuşmazlar. Gazetecinin bu yönden güvenilir olması, sözünü tutması ve karşısındaki kişiye güven ve teminat vermesi gerekir. Bazen kaynaklar gizlilik kaydıyla bilgi verirler. Gazeteci bu kurala uymak zorundadır.  Aksi takdirde kaynağın hayatı ve haberin gidişatı tehlikede olabilir.

Skeeter bu tehlikelerin farkındadır, bu yüzden de Aibileen ve Minny’e The Help adını vereceği kitabının karakterlerinin isimlerini değiştirme taahhüdü verir. Jackson’ın adını da Niceville olarak değiştirir, böylece insanlar kaynakların kim olduğunu ve nereli olduklarını anlamayacak, yani kimseyi suçlayıp cezalandıramayacaklardır. Aibileen’in Skeeter’a güvenmeye başladığı dönemde belki de Minny ve Aibileen’in artık susmaktan vazgeçtiği kırılma noktası Hilly’in tuvalet projesidir. Hilly, kadınlar arasında sözü geçen, sözde Hıristiyanlık değerlerine ve topluma bağlı ancak özünde oldukça ırkçı, kötü niyetli ve istediğini elde etmek için elinden geleni ardına koymayacak bir kadındır. Hilly, siyahların (filmdeki kullanımı “colored” yani Türkçedeki ırkçı anlamıyla “zenci”) beyazlarla aynı tuvaleti kullanmamaları gerektiği çünkü siyahların onlardan daha farklı hastalıklar taşıdığını iddia eder. Bu iddiasını daha da ileri götürerek bir proje hazırlar ve bunu gazetede yayınlaması için Skeeter’ı da zorlar. Skeeter ise Hilly’i dinlemez çünkü gazeteci kimsenin keyfi için haber yapmaz, yapmamalıdır. Gazeteci bir konuda yazmak için zorlanamaz, rüşvet kabul edemez ve kimsenin hatırı için habercilik yapamaz. Skeeter da bu doğrultuda ilerler ve yanlış bulduğu tuvalet projesini bültene koymaz.

 1 Jim Crow Yasaları Amerikan Anayasası’nda 1876-1965 yılları arasında yer alan ırkçı bir hukuk biçimidir. Eşitliğin beyazların ve siyahların farklı bir biçimde yargılanmaları şeklinde olabileceğini savunan bu yasalar özellikle Amerika’nın güney eyaletlerinde uygulanmıştır. Filmde Missisippi’de geçtiği için dönemle bir ilişkisi vardır.

 2 Kaynak ve gazeteci arasındaki ilişki Gazeteci Meslek Etik İlkelerinde şu şekilde belirtilmiştir: “Gazeteci, kaynaklarının gizliliğine ihanet etmez; saklı kalmak üzere verilen bilgileri yayımlamaz; kaynağın yanıltmayı amaçlaması durumunda, kamu yararı doğrultusunda hareket eder.”

Aksine, durumun siyahi kadınlar için ne kadar vahim olduğunu bir kez daha farkına varır ve New York’taki bir yayınevinin editörü olan Ms. Stein’a da durumla ilgili şunları söyleyerek haksızlığı yazmak ve bu konuda bir şeyler yapmak istediğini belirtir: “Beyaz çocuklar siyah kadınlar tarafından büyütülüyor ama 20 yıl sonra patron olan bu çocuklar onların beyazların evlerindeki tuvaletleri kullanmalarına izin vermiyor. Bu sizce de çelişkili değil mi Ms. Stein?”  Burada Skeeter’ı harekete geçiren haksızlıktır. Gazeteci her zaman haksızlığa karşı çıkmalı, zulme göz yummamalı ve toplumdaki eşitsizlikleri göz ardı etmemelidir. Gazeteci toplumdaki her kesimin sesi olabilmeli, onların dertlerini yansıtmalıdır. Aksi takdirde gazetecilik belli bir politik kesimin güdümüne girer ve onların oyuncağı olur. Dönemin Amerikan gazetelerinin siyahilere yaklaşımı da bu şekildedir. Filmde gördüğümüz televizyon ve gazete haberlerinde siyahlardan bahsediş biçimleri (colored) dönem medyasının politikadan ne ölçüde etkilendiği konusunda bize bir ipucu vermektedir. Medya muhalif olmalı, hükümetin yanlış, ırkçı, ayrımcı, cinsiyetçi söylemlerine karşı çıkarak toplumun yanında yer almalıdır.

Editörün Skeeter’a söyledikleri ise haber değerlerini anlamak açısından önemlidir. Skeeter’dan daha önce duyulmamış, ilginç ve çarpıcı bir şeyler yapmasını isteyen Ms. Stein’ın söyledikleri bugün medya dünyasında beklenen haber değerlerinin aynısıdır. Haber kavramı ve değerleri teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin aynı kalır çünkü haberi haber yapan şey onun ilginç, daha önce duyulmamış ve güncel olmasının yanı sıra çarpıcı olmasıdır. Haberle ilgili en önemli değerlerden biri de doğruluktur. Filmde editör Skeeter’dan 12 tane öykü daha ister. Bunun üzerine Minny öykü uydurabileceğini söyler. Ancak Skeetar ona karşı çıkar çünkü haber doğru olmalıdır. Yalan haber hangi koşulla olursa olsun yapılamaz. Burada Skeeter’ın yaptığı doğru bir gazeteciliktir.

Filmde birçok stereotip kullanımı olduğunu görmekteyiz. Sadece siyahilere karşı değil, Amerika’da yaşayan diğer azınlıklara karşı da genel bir hoşgörüsüzlük atmosferi mevcuttur. Skeeter’ın annesinin ona “Meksikalı adam ayakkabını çıkar!” ve “Kızılderili kadınlar gibi oturma!” demesi filmdeki en belirgin stereotip kullanımlarıdır. Bunun yanı sıra “aptal sarışın” rolünün desteklenmesi de Minny’nin ikinci patronu olan Celia’ya verilmiştir. Filmdeki kadınların annelik hakkındaki düşünceleri de dönemin tipik kadınını yansıtır. Henüz 23 yaşında olan Skeeter’a evlenmesi için baskı yapılmasının nedeni de budur. Nitekim annesi bunu sözlü olarak da dile getirir: “Yumurtalıkların ölüyor Skeeter! Ne zaman kendine bir eş bulacaksın?”

Filmdeki kaynak kullanımına ilişkin söylenebilecek şeylerden biri de kaynakların olaylar kendi kişisel hayatlarıyla örtüştüğü ölçüde samimi ve gerçekçi olmalarıdır. Filmde konu olan yardımcılar bu hayatı birinci elden deneyimleyen insanlardır. Hilly’nin ikinci hizmetçisinin tutuklanmasının ve siyah-beyaz çatışmalarının şiddetlenmesinin ardından kaynaklar Skeeter’a gelmeye başlamıştır çünkü Skeeter bu kaynaklara güven ve teminat vermiş, bu sözünü de tutmuştur. Filmin sonunda yardımcıların röportajlarından oluşan The Help yayınlanmış, Aibileen ve Minny ile birlikte diğer kadınlar da kendilerine düşen payı almıştır. Skeeter başarısının meyvesini onlarla paylaşarak onlara olan minnettarlığını bu şekilde göstermiştir. Rüştünü ispatlayan Skeeter, New York’da profesyonel anlamda çalışmaya artık hazırdır. Bu da bize medyada çalışmanın kademeli olduğunu gösterir. İnsanlar bir anda ünlü gazeteci, köşe yazarı ya da editör olmazlar.
Bu tür pozisyonlara deneyimle ve birtakım başarılarla ulaşılır. Skeeter ise dönem için oldukça önemli, özgün bir kitap yazarak bu üne haklı bir biçimde kavuşmuştur.  Kitabın neden gazetecilik kapsamında değerlendirildiği merak konusu olabilir. Aslında kitap dönemin en önemli gazetecilik ekollerinden biri olan The New Journalism’in bir örneğidir.

Yeni Gazetecilik, haber yazımı ve gazeteciliğin edebiyat çerçevesinde ve edebi bir dille yapılması gerektiğini öngören bir gazetecilik ekolüdür (Hollowell, 1977). Bu isim ilk kez 1973 yılında Tom Wolfe’un makalelerinde kullanılsa da biçim olarak 1960’lı yıllarda ve daha önceleri de kullanılmıştır. Ancak bu kullanım belirli bir ekol dahilinde yazılmadığından bunlara yeni gazetecilik denmemiştir. Yeni Gazetecilik kuramının en önemli temsilcilerini şu şekilde sıralamak mümkündür; Tom Wolfe, Truman Capote, Hunter S. Thompson, Norman Mailer. Yeni Gazetecilik özneldir çünkü dil kullanımı, kaynakların sözlerinin aktarımı ve gazetecinin ya da yazarın yorumu haber ya da eser içerisinde hissedilir. Yoğun bir aktarım vardır. Yeni Gazeteciliğin dayanaklarından biri de bu yoğunluğun okuyucuya verdiği edebi zevkin yanı sıra gazeteciliğin kuru anlatımından kurtulmuş, yeni bir dil ve habercilik olanağıdır. Yeni Gazetecilikle birlikte gazetecilerin yaratıcı yönleri de açığa çıkmıştır. Böylece gazeteciler yazar kimliklerini de ortaya koyabilmişlerdir.

Yeni Gazetecilik nesnellik kavramına ters düştüğü için eleştiriler almıştır ancak bununla birlikte bu akımı takip eden birçok yeni gazeteciler de türemiştir. 1960 ve 1970’li yıllarda Amerika’da en popüler ekollerden biri olmuş Yeni Gazetecilik, nesnellik sorunsalı bağlamında gazetelerde değil daha çok dergi ve kitaplarda kullanılmıştır. Bu ekole bağlı kalan dergiler şunlardır: The Atlantic Monthly, Harper’s ,CoEvolution Quarterly, Esquire, New York, The New Yorker, Rolling Stone.The Help filminde de Skeeter siyahi kadınların durumuna gazetecilik merceğini takarak bakmış ve derlediği röportajları (röportaj hem edebiyat hem de gazetecilik formudur) The Help adı altında toplayarak Yeni Gazetecilik ekolü içerisinde bir yapıt vermiştir.

KAYNAKÇA
Brach, Taylor. (1988). Parting the Waters: America in the King Years, 1954-1963. New York: Simon & Schuster Paperbacks
Foner, E. (1991). Congress of Racial Equality. http://www.history.com/topics/congress-of-racial-equality (11.01.2014 tarihinde erişilmiştir.)
Hollowell, J. (1977). Fact & Fiction: The New Journalism and the Nonfiction Novel. University of North Carolina Press
Gazeteci Meslek Etik İlkeleri. http://www.medyaetikkonseyi.com/page/Gazeteci-Meslek-Etik-Ilkeleri.aspx (11.01.2014 tarihinde erişilmiştir.)
The Help IMDB. http://www.imdb.com/title/tt1454029/?ref_=nv_sr_1.  (11.01.2014 tarihinde erişilmiştir.)

 

Tür: Dram
Yıl: 2011
Süre:  146 Dakika
Yönetmen: Tate Taylor
Senarist: Tate Taylor, Kathryn Stockett
Oyuncular: Emma Stone, Viola Davis, Octavia Spencer

 

Özet
1960’lı yıllarda bir Missisippi kentindeyiz. Kadınların bir sürü çocuk yaptıkları, siyahilerin dönemin politik koşullarına gore ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördükleri Jackson’da hayat diğer güney eyaletlerinde olduğu gibi günlük güneşliktir; ta ki hevesli gazeteci-yazar Skeeter siyahi yardımcıların hayatını keşfedene kadar. Bir grup yardımcıyla gizli toplantılar yapan ve kadınların hayatını onların gözünden anlatan Skeeter, sadece dönemin siyahi harekatının bir parçası haline gelecek olan The Help kitabını yazmakla kalmayacak, Jackson’daki insanların hayatını da değiştirecektir. Kathryn Stockett’ın The Help adlı kitabından uyarlanan film toplamda 47 ödüle layık görülmüş ve IMDB’de Tüm Zamanların En İyi 250 Filmi içerisinde yer almıştır.

Beş Harflilerin Silahı: Feminizme Bir Bakış – 1

Ukrayna uyruklu feminist aktivistler tarafından 2008 yılında kurulan ve bugüne kadar birçok sansasyonel eylem gerçekleştiren FEMEN grubu, geçtiğimiz haftalarda Türkiye’deki şubesini açtı. Uçan Süpürge’den Selen Doğan ile Türkiye’deki feminizm algısı ve feminist aktivist Nilberk Günay ile de FEMEN Türkiye hakkında konuşarak biz beş harflileri andık. Okumaya devam et

Doğuda Kadın Olmak-2: Hayata Çıplak Bakmak

Ayşe Nur 20’li yaşlarında bir nü model. Nü kelimesini görünce ardından gelecek kelimelerden dahi korkan ya da utanan bir toplumda nü modellik yapmaya çalışan, kendi cümleleriyle oldukça normal bir hayat süren bir kadın. Her şeyden önce sanata, edebiyata, cinselliğe, kısacası insana dair her şeye ilgi duyan bir homo sapiens. Peki, nü modellik nedir, ne değildir? Bir nü model nasıl hisseder? Bu işin gerekleri nelerdir? Yanıtlar Ayşe Nur’da… Okumaya devam et

Eskişehir’e Dokunmak

Bu ay Martı kanadından Eskişehir’e baktık ve daha önce fark etmediğimiz ya da unuttuğumuz birçok detayı daha farklı gördük… Sizler de satır aralarından Eskişehir’e dokunduğunuzu hissedeceksiniz.

Her şehrin kendine özgü bir hikâyesi vardır. Şehirler insanların kendilerine yüklediği hikâyeler, anlamlar ve anılarla doludurlar. Bu yüzden her şehrin anlamı, hikâyesi, tarihteki ve kalplerdeki yeri farklıdır. Şehir vardır, coğrafi konum ile ödüllendirilmiş, deniz kenarına konduruluvermiştir. Okumaya devam et

Kötü Adam (Nabbeun Namja)

Aşkın ne olduğunu sorgular mısınız? Aşk iki kişilik midir? Aşkın sınırları var mıdır? Onu toplum mu, sosyal statü mü, yoksa biz mi belirleriz? KÖTÜ ADAM’da aykırı bir aşkın hikâyesini bulabilirsiniz.

20’li yaşlarında bir kadın… Üniversite öğrencisi.
Genç, pejmürde görünen ve tekinsiz bir yerden geldiği belli olan bir adam… Okumaya devam et